Tem 02 2009

GENÇ TEMMUZ BOMBA GİBİ ÇIKTI!!!

Published by admin under genç

genctemmuz
ŞİMDİ YENİ BESTELER YAPMAK LAZIM
Genç Temmuz Çıktı! Genç Dergi, “Genç Müzik Topluluğu”nu Temmuz’da kapağa çıkarıyor. “Genç Müzik Topluluğu; müzikte yeni şeyler yapmak için bir araya gelmiş bir grup genç. Gençlerin ucuzluğa mahkum olmadığına inanıyorlar. Onlar; bu toprakların dinamizmini temsil eden İslam medeniyeti ile barışık, o medeniyete sevdalı şairlerin şiirlerinin bestelenmesi gerektiğine inanıyorlar. Çok dinlenme, popüler olma gibi bir sevdaları yok. Yarın bir gün ruhu daralan iki insanımızın ruhunu diri tutmaya etki edecekse müziğimiz ve onları taşıyacaksa medeniyetimizin büyük müziğine, bu bize yeter diyorlar. Kalıcı işler çıkaracaklar çünkü: Gruptaki müzisyenler; birer ara dönem sanatçısı değil, geçiş işlevinden öte bir anlamı olmayan işler de yapacak değiller. Çünkü yola çıkarken sadece yeni şarkılar bestelemek için bir araya gelmemişler; şiirlerden besteler üretmek için bir araya gelmişler… Elbette her şiiri değil! Bir kere büyük medeniyetin yeniden dirilişine sevdalı şairlerimizin şiirlerini besteleme niyetindeler… “ diyor Asım Gültekin, kapak dosyası için hazırladığı sunuş metninde…
Söz müzikten açılmışken; Mahmut Sami Erdem’in, “Repçi Sufi”ler Radikal ve Şüphe ile yaptığı röportajın başlığı ise: “Gel Gör Repi Aşk Neyledi”. Hiç şüphesiz okunmalı deriz. Yunus Emre Tozal’ın: Mine Sota ile hayatın keyifli yanlarına dair neşeli röportajı, Abdullah Güner’in: Genç Siviller’den Turgay Oğur ile Türkiye’de sivilleşme ve Genç Siviller üzerine söyleşisi, bizlerin; kendisini “Genç Dergi’nin Usta Hikayecisi” diye bildiğimiz Harun Kırkıl’ın kene hayvanıyla, Turist Ragıp’ın Sultanahmet’i gezen turistlerle yaptığı ama hangi konuda yaptığı henüz tespit edilemeyen röportajları da: Mutlaka okunmalı veya en azından okuyanlar okumayanlara anlatmalı deriz.
Genç Dergi Temmuz sayısının diğer ilgi çekici, ilgi çekici olmasa bile gayet vitaminli diğer yazıları ise şunlar: Ali Can’ın: Batı’nın Doğu’dan bizim Batı’dan ithal ettiğimiz; ne idiğünü kimselerin çözemediği yoga ve yogileri eleştirdiği yazısı “Hint İşi Spor Din: Yoga”, Serkan Bilge’nin: Mardan Otel’in açılış merasimi üzerinden popüler kapitalist önermeleri eleştirdiği “Mesut Cinayet: Mardan Katliamı”, Selçuk Kayahan’ın: Zikrin bilimsel yönünü ele aldığı “Zikir Boş İş Değil”, Asım Gültekin’in; Rasim Özdenören’in sanat ve edebiyat ile ilgili bir kısım değerendirmelerini irdelediği “Dilden Edebiyata Önemli Bir Durak: Rasim Özdenören!” başlıklı çalışmalar. E! Madem Genç Dergi yazarları bu kadar sıkı çalışıyor, kalemin hakkını veriyorlar; umarız okurlar da aynısını yapar ve bir solukta değil, gerektiğinde aynı cümleyi üçer beşer defa, altını çize çize okuyup anlamaya çalışırlar.
Genç’in ücretsiz eki Tarih Gastesi’nden bazı başlıklarsa şunlar: “İnsanlık Tarihinde Bir İlk: Son Peygamber (s.a.v.) Mirac’a Çıktı”, “İngiltere Mısır’ı İşgal Etti”, Ordudaki İç Çekişmeler Tarık Bin Ziyad’ın Başını Yedi”, “Hacı Bayram Veli’nin Müridlerine Vergi Muafiyeti”, “Barbaros Hayreddin Paşa ile Röportaj”. Daha fazlası da var tabii ki… Yalnız, anladığımız kadarıyla Tarih Gastesi’nin haber servisi biraz ağır çalışıyor… Baksanıza: Flaş haber diye sundukları İngiltere’nin Mısır’ı işgali 1882′de gerçekleşmiş. Ya da var bu işte başka bir numara…
Genç Dergi’ye nasıl ulaşacağınız konusuna gelince: 0212. 671 07 00′dan (dahili 178) müşteri hizmetleri merkezini arayıp abone olabilir, size en yakın Kültür Dergi Dağıtım satış noktasının yerini öğrenebilir yahut derginizi NT ve Gökkuşağı mağazalarından temin edebilirsiniz.

No responses yet

Tem 01 2009

Siz Hiç Hidayet Şerbeti İçtiniz mi?

Published by admin under Önemli

Hüdai Şerbeti
5743

Şerbetçinin robot resmi
işte böyledir yaklaşık olarak.
Üsküdar’da bundan dört yıl önce Mihrimah Sultan Camisinin önünde Hüdai Şerbeti satan yaşlı amcanın seyyar arabasından aldığımız ahududulu Hüdai şerbetini ve kaymaklı ekmek kadayıfını çınaraltında mideye indirmiştik. Hüdai şerbeti diye içtiğimiz bu içeceğin aslında hidayet şerbeti olduğunu anlatmıştı bize şerbetçi amca. Özellikle gayrimüslim turistlerin bu şerbeti içtiğinde çok etkilendiğinden bahsetmişti. Hakikaten biz kendisinden bu şerbeti alırken turistlerden de alanlar oldu ve içtiklerinde beğenilerini “şaraptan bile güzel” diye ifade ettiler.

“Hidayet şerbetinin içinde ne var” diye sorduğumuzda takkeli, sakallı amca anlatmaya başladı. Bir damla Zemzem, iki çeşit hurmanın çekilmiş hali, ahududu, bir iki damla bal ve süt kullanıyormuş şerbeti hazırlarken.

Hüdai Şerbetçisini Bulana Atom Şerbet ve Kaymaklı Kadayıf Hediye

Hidayet şerbetçisi amcamız seyyar olmasına rağmen yanında gençleri de çalıştırıyordu. Camiye namaza gittiğinde bu gençler şerbet arabasının başında duruyormuş. Fakat bu gençlerin enteresan yönü giyim ve tip olarak amcamızla tam zıt bir duruşta olmalarıydı. Uzun saçlı, garip küpeli, top sakallı olan ve akla zarar resimli tişörtleri üzerlerinde taşıyan bu gençler amcaya karşı çok saygılılardı.

İşte bu amcamızı uzun zamandan beri Üsküdar’da göremiyoruz ve Üsküdar’a her gelişimizde aramamıza rağmen maalesef bulamadık. Hidayet şerbetinin tadı damağımızda kaldı, ola ki bir arkadaşımızın haberi vardır, bize bu amcamızın seyyar arabasını konaklattığı yerin haberini veren olursa bizden bir atom şerbeti ikramımız olacak kendisine.

Sami Yaylalı o tadı arıyor! www.dunyabizim.com

No responses yet

May 17 2009

Hasan Kaçan Söyleşisi

hasan kaçan
Evimize Ayakkabılarını Çıkararak Giren Kahramanlar

Türk dizilerinde eve ayakkabılarını çıkararak giren kahramanların ilk defa Ekmek Teknesi dizisinde yer almasından dolayı insanlar, dizinin kahramanlarını ailelerinin gerçek birer üyesi gibi görmüş. Herodot Cevdet de bu samimiyeti göstermekte pek zorlanmamış, kendisine “Ooo Herodot Abi” diyenlere kendi kardeşiymiş gibi davranmış, bu söyleşiye katılanlara da aynen öyle davrandı. Ve düşüncelerini, hayatını samimi bir dille anlattı.

Kendi Dilinden Hasan Kaçan

1957 Kayseri İncesu doğumlu Hasan Kaçan, çocukluğundan ve karikatürle tanışmasından şöyle bahsediyor. “Çocukken yaptığımız oyuncaklar on dakika içinde bozuluyordu. Araba yapıyorduk tekerleri patlıcandan, patlıcanlar on dakikada eziliyor oyuncaklarımız bozuluyordu. Ayçiçeği saplarını kullanıyorduk onlar da çok çabuk bozuluyordu. İnsan da böyledir, her on yılda bir ölür. On yıl önceki haliniz asla siz değildir.

Daha sonra tellerden oyuncaklar yapmasını öğrendik.

Köye ilk sinemayı kendimiz kurduk, amatör sinema yapmak için dört şey yeterlidir. Boş bir ahır, ampul, ayna ve beyaz örtü(perde). Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmindekine benzer sinema düzenekleri kurduğumuzu hatırlıyorum.

İstanbul yıllarında kâğıdın çok az bulunduğu bir dönemde bir şeyler çizmeye başladım. On üç yaşımda babamın berber dükkânında buğulanan camlara çiziyordum. Bunu fark eden amcam, babama bu durumu söyleyip o dönem Malkoçoğlu’nu çizen Ayhan Başoğlu’na gönderdi bizi. Ayhan Başoğlu çizdiklerimin karikatür olduğunu söyleyerek Oğuz Aral’a yönlendirdi. İlk kez o gün öğrenmiştim çizdiklerimin karikatür olduğunu.

Ertesi gün Oğuz Aral’ın karşısına çıktığımda beni kovdu fakat tam odadan çıkacakken yanına çağırdı ve bana o dönemde çok az bulunan kâğıt ve kalemlerden verdi. Karikatürle olan alakam o dönemde başladı. Gırgır, Günaydın gazetesinin ilavesiydi o zamanlar. İlk karikatürüm yayınlandığında köydeki akrabalarım Berber Ali’nin oğlu karikatürcü olmuş diye dövünüyorlardı. Çünkü o zamanlar resme hele hele karikatüre bakış çok farklıydı. Yüz bin civarında karikatür çizmiş olmama rağmen şuan elimde çok az var maalesef. Gırgır ve usturadan sonra televizyon ve gazete işlerine girdik. Ben yay burcuyum yay burcunun özelliğidir bu hiç beklenmedik işlerde başarılı olabilir. Mesela Polat Alemdar(Necati Şaşmaz) da yay burcudur. Zoraki ikna edilmiştir bir dizide başrol oynamaya ama çok başarılıdır şuanda.”

Mizah Üzerine Hasan Kaçan Konuşuyor!

Gırgır, çıktığı dönemlerde beş yüz bin rakamına ulaşmış bir dergiydi; fakat o zamanki bu başarısı halkımızın başarısıydı. Halk bizzat kendisi mizahın içerisindeydi, mesela babam cumaya gittiğinde komşumuz gelip dükkânın camına Berber Ali vefat etmiştir cenazesi Cuma namazına müteakiben kaldırılacaktır yazısını yapıştırırdı. Ertesi Cuma benzer bir espriyi de babam ona yapardı. Bunlar halkın mizah bilinçaltını diri tutan şeylerdi. Gırgır, çıktığı zamanlarda her türlü yaştan insan okuyordu dergiyi. Fakat bugünkü mizah dergileri sadece lise ve üniversitede okuyan öğrenci kesime hitap ediyor. Bunun en büyük sebebi olarak halkın mizaha eskisi kadar yaşantısında yer vermemesinden kaynaklanıyor. Bunun en büyük sebeplerinden biri de internet, televizyon gibi iletişim aletlerinin yaygınlaşması.

Bugün Uykusuz, Leman, Penguen, Cafcaf gibi mizah dergileri var hatta Cafcaf bizim Ustura’dan yetişen gençlerin ustalaştığı bir dergi. Biz, Ustura serüvenini bitirdiğimizde karikatür serüvenimiz yerini televizyona bıraktı. Bu gençlerin Cafcaf gibi bir dergide bu işe devam etmesi bizim için gurur verici.

Gülerken düşündürmeli, düşünürken güldürmeli tartışmaları çok yersiz. Bir insanı güldürmek zordur, bir insanı tebessüm ettirmek zordur. Fakat bir insanı üzmek, kırmak çok kolaydır. Bir insan bir çizgiye gülebiliyorsa zaten düşünüyordur. Çünkü gülmek için beyninin süzgecinden geçirmesi gerekiyor. İnsanı düşündürtmeden güldürmek için o insanı kalkıp gıdıklamak gerekir. Kimse kimseyi kalıba sokmamalı. İşini ciddiyetle yapmak önemlidir ama ciddi olmak tehlikeli bir şeydir. Çünkü ciddiyetin aşırısı diktatörlüğü zalimliği getirir.

Bir şeyin mizahı yapılmadan önce doğrusu çok iyi bilinmelidir. Mesela Avrupalıların en korktuğu şey alnını yere koymaktır. Onlar kendi tarihleri ile ilgili filmler çekerken öncelikle en az on tane doğru film çekerler, hatta bu menfaatleri doğrultusunda bu doğruluğu abartırlar. Daha sonra kendi hatalarıyla dalga geçen filmler çekerler. Bu nedenle dostum Gani Müjde ile Osmanlı Cumhuriyeti ve Kahpe Bizans filmleri hakkında ters düşmüşüzdür. Bence mizahı yapılmadan önce Osmanlı doğru düzgün öğretilmelidir filmlerde. Hem milletimiz bilmelidir hem dünya bilmelidir. Mizahı yapılacaksa daha sonra yapılmalıdır. Karikatür içinde böyledir önce esprisi yapılacak şeyin doğrusu bilinmelidir, sonra mizahı yapılmalıdır.
ilk kez www.dunyabizim.com da yayınlanmıştır

No responses yet

May 06 2009

Bir Şölen düşün Ankara’da

Published by admin under Fakir ve Ruznamesi, genç

Bir şölen düşünün hem siyasi değil hem de Ankara’da. 9 Mayıs günü Kocatepe Kültür Merkezinde Türkiye Gönüllü Eğitimciler Derneği(TÜGED) ve Genç Dergi’nin gönül birliğiyle bir gençlik şöleni düzenlenecek. Şölende Düş Sokağı Sakini Murat Çelik sahne alacak, bunun yanında Son İstasyon isimli tiyatro oyunu sergilenecek ve sürpriz etkinlikler de yer alacak.

Lütfi Arslan’ı ve Bülent Akyürek’i de o akşam dinlemek mümkün olabilecek. Hem üniversiteli hem liseli hem de çalışan tüm gençleri kapsayan bu şölen, Ankara’da son yıllarda görülmemiş özgünlükte olacağa benziyor.

TÜGED

Türkiye Gönüllü Eğitimciler Derneği(TÜGED) özellikle kimsesiz ve hasta çocuklara gönüllü öğretmenlik hizmeti sunan, huzurevlerine, hastanelere ziyaretlerde yürütücülük faaliyetleri üstlenen gönüllülerin kurduğu bir dernek. Şölen sayesinde gönüllülük esaslı bu kaynaşma daha canlı bir boyut kazanacak.

GENÇ DERGİ

Genç Dergi ise 3 yıldır yayın hayatını sürdüren, medya akademileri, gençlik akademileri, sosyal sorumluluk faaliyetleri gibi birçok alanda gönüllü yer alarak post modernizmin gençlik üzerinde açtığı yaraları kapatma noktasında çaba sarf eden bir dergi.

9 Mayıs Cumartesi günü Kocatepe Kültür Merkezinde Saat:14.00te şölenimizde buluşalım.

Sami Yaylalı

No responses yet

May 06 2009

Bilge Köyünden Başbağlar’a

Published by admin under Fakir ve Ruznamesi, Önemli

BAŞBAĞLAR’A AĞIT

6 Temmuz 1993 günü Konya’da doksan yaşındaki kör ninemin yanı başında oyun oynuyordum, radyoda o acı haber duyuruldu. 5 Temmuz 1993 akşamı Erzincan’ın Başbağlar köyünde otuz üç kişi kurşuna dizilmişti, hem de suçsuz günahsız otuz üç kişi.

Doksan yaşındaki kör ninem haberi duyduğu an hasta olarak yattığı yatağından kendini yere attı. Ah ben olaydım, Ah ben öleydim diye ağıt yakmaya başladı. “Doksan yaşındayım, körüm, ne kendime ne de kimseye faydam var, onları değil beni kurşunlasalardı zalimler” diye günlerce ağladı.

Ninemin gözyaşları ağıtları devam ediyordu ama o ilk acı haberi veren radyolar bile çoktan unutmuştu olayı. Bugüne gelindiğinde görülüyor ki ne olayı yapanlardan bir kişiye hak ettiği cezası verilebilmiş, ne de o otuz üç kişinin katliamı hafızalarda tutulabilmişti…

BİLGE KÖYÜNE AĞIT

Dün televizyonlarda radyolarda internet sayfalarında, bugün gazetelerde dergilerde Mardin’in Mazıdağı ilçesinin Bilge Köyünde gerçekleştirilen katliam kırk kişiyi ve üç tane de anne karnındaki doğmamış yavruyu götürdü. Bunun hiçbir dilde, hiçbir dinde mantıklı açıklaması olamaz.

Bunu yapanlar her hangi bir örgüte bağlı olmayabilirler, daha önce benzer bir faaliyetleri de olmayabilir fakat bu yaptıkları terördür. Bunlara hak ettikleri cezayı verememek de bir devlet olarak ayıptır.

Tıpkı Başbağlar’daki katliamın zanlılarının hala yakalanamamış olması ayıbı gibi bugün de bu katliamı gerçekleştirenlere (yakalanacaklar/yakalandılar) hak ettikleri cezayı veremeyecek yasalarımızın olması ne kadar acı.

Bugün millet olarak bu acıyı yaşamalıyız, yaşamadığımız takdirde benzerlerini tekrar tekrar izleriz. Bu acıyı kendi annemiz babamız ölmüş gibi, kendi kardeşimiz bacımız ölmüş gibi yaşamalıyız ve çocuklarımızın hafızalarına kazımalıyız.

Biz asırlar boyunca sözlü kültürle beslenmiş bir medeniyetin evlatları olarak bu olayın ağıtını yakmalıyız, mümkünse herkese ezberletmeliyiz.

Başbağlar’ın ağıtını Mesut Çakmak nasıl da insani bir sorumlulukla yakmıştı, bunu dinleyen bir insan bu katliamı işleyebilir mi?!

Duyarlılıklarımızı yükseltmeliyiz, sorumluluklarımızı…

Sami Yaylalı

No responses yet

May 03 2009

Muhalif Kısa Filmler İsteriz

Published by admin under sanat, sinema

Muhalif kısa filmler isteriz!
Sinan Çetin’in geçen yıl çektiği Mutlu Ol Bu Bir Emirdir filmi tarzında ülkemizdeki çarpıklıkları gündeme taşıyan kısa filmler bekliyoruz.28 Mart 2009 Cumartesi 12:11
KISA FİLMLER ÇOK ETKİLİ

Özellikle Youtube gibi bir video paylaşım sitesinin ve videoların insanlara ulaşma alanını daha da genişleten Facebook bilgi paylaşım sitesinin yaygınlaşmasının ardından kısa filmler fragmanlar çok ciddi önem kazandı.

Son bir yıl içindeki internete düşen ses kayıtları ve gizli videolar sanal paylaşımların gücünü ülkemiz için birkaç kat daha artırdı.

BİLGİ KİRLİLİĞİ Mİ?

Bilgi paylaşım sitelerinin sayılarının oldukça artmasından sonra her türlü bilgi yanlı ya da cahilce girdilerle kirletilebiliyor. Görsel bilgiler için de aynı şeyler geçerli. Özellikle fotoğraf ve film montaj programlarının artık herkes tarafından kullanılabiliyor olması bu alanlarda da güveni oldukça azalttı. Sadece çok orijinalitesi olan ürünler değiştirilmeden ayakta kalabiliyor. Bu ürünler insanların beyinlerine ulaştırmak istediğini birkaç tekniği birlikte kullanarak deniyor. Bu da çoğu zaman başarıyı artırıyor.

Kısa film alanında buna popüler bir örnek verecek olursak Sinan Çetin’in geçtiğimiz yıl çektiği Mutlu Ol Bu Bir Emirdir kısa filmi iyi bir örnektir. Hem vermek istediği mesajın tarihle tecrübe edilmiş gerçekliğiyle, hem oyuncu seçimindeki nokta atışıyla, hem de olayı mizahi platforma çekerek yumuşatmayı ve komik duruma düşürmeyi bir arada yürüterek amacına ulaşmış bir yapımdır.

AYNI METOD FARKLI KONU?

Mutlu ol bu bir emirdir kısa filminde müzik konusundaki sıkıntılara değinilerek yayına girdiği tarihlerde özellikle başörtüsü konusu üzerindeki gündeme mesaj veriliyordu. Bizim tek sorunumuz sadece müzik ve başörtüsü değil elbette.

Her 30 yılı bir nesil olarak kabul edersek Cumhuriyet’in 3. ve 4. nesilleri şuan bir arada yaşıyoruz. Fakat Cumhuriyet öncesi mirasımızı arşivlerimizi değerlendirebileceğimiz bir dilimiz yok. Harf Devrimi ile koca bir millet bir günde okuma yazma bilmeyen insan konumuna gelmişti. Belki dönemin gereği buydu diye düşünülebilir. Fakat artık bugün 3. ve 4. neslin kendi tarihine bir şekilde ulaşması lazım. Bugün Ermeni soykırımı iddiaları, Kürt politikaları tartışıla dursun milletin bu konularda öfkeden başka tutunduğu bir dalı yok.

Okullarımızda İngilizce dersleri konulurken kendi milletimizin tarihini okuyabileceğimiz Osmanlıca dersleri söz konusu bile edilemez durumdadır. Fakat bizim tarihimizde Ermeni, Rum, Kürt hatta Arap sorunlarını başımıza getiren bizzat İngilizlerdi.

İşte bu konudaki sıkıntıyı gündeme getirebilecek bir kısa film Sinan Çetin’in metodunu kullanarak yapılabilir. Bugün dünyanın sayılı tarihçilerinden Halil İnalcık bu kısa filmin başrol oyuncusu olabilir (Kendisi eserlerini Osmanlıca yazıyor hala bildiğimiz kadarıyla). Ya da biz soykırım yapmadık diye haykıran bir gencin önüne “Al dedenin soykırımını itiraf ettiği mektubu” diye Arap alfabesiyle yazılmış bir metin konulduğunda gencin yazılanları okuyamadığı için düştüğü mahviyet anlatılabilir.

Sözün özü koskoca 8 yıllık eğitimin yarım dönemciğine de olsa Osmanlıca eğitimi sıkıştırılsa fena mı olur?

www.dunyabizim.com

No responses yet

Mar 24 2009

O kitap için babama yalvarmıştım!

Published by admin under Önemli

 

Yusuf Hemedani’nin Hayat Nedir isimli kitabından öyle tatlı, öyle heyecanlı bahsediyordu ki..

 

 

Merhum Şair Ali Rıza Uluçamlıbel aile dostumuzdu. Mahmut Sami Ramazanoğlu Anadolu İmam Hatip Lisesinin ortaokul kısmına henüz başladığım günlerdi ve pederim Hüseyin Yaylalı’nın Dr. Ali Rıza Bahadır İmam Hatip lisesinden öğretmen arkadaşı Şair Mehmet Uğurlu ve ailesi ile birlikte ilk kez Merhum Ali Rıza Uluçamlıbel’in evine gitmiştik. Kendisinin şiir yazdığını henüz bilmiyordum o günkü muhabbetin İmam Hatip liselerini ve öğretmenleri ilgilendiren konulardan çok entelektüel bir sohbete dönüşmesi birçoğu henüz çok yabancısı olduğum konular da olsa dikkatimi çekmişti.

 

Ali Rıza Amca Hace Yusuf Hemedani’nin yeni basılan “Hayat Nedir?” isimli kitabından öylesine tatlı öylesine heyecanlı bahsediyordu ki o kitabı bize de alması için babama yalvarmayı düşündüğüm bile olmuştu. Daha sonra benzer buluşmalar o gün orada bulunan ailelerin evlerinde de gerçekleşmiş, aklımın ve kültürümün henüz basmayacağı birçok konuda kulak dolgunluğu edinmiştim. Ve tabi Ali Rıza Amca’nın Macit Er mahlasıyla Mavera dergisinde şiirler yayımladığını, çocuk kitaplarını bize babamın okuttuğu Cahit Zarifoğlu’nun arkadaşı olduğunu öğrenmiştim. Daha sonraları isimlerini öğrendiğim Ebubekir Eroğlu, Nuri Pakdil gibi şair-yazarlarla tanıştığını, Sezai Karakoç’a abi değil Sezai Bey denilmesi gerektiğini hep bu buluşmalarda işitmiştim.

 

Lise 2. sınıfa gelmiştim, okuldaydım, önemli bir sınavın öncesinde babamdan çok üzüntülü bir tonda Şair Ali Rıza Uluçamlıbel’in vefatının haberini aldım. Cenaze Namazına yetişebildim. 10 Kasım 2003′tü. “Hayat Nedir?” Sorusunu beynimde 2. kez sordurmuştu Ali Rıza Amca; fakat bu kez çok acı geldi bu soru.

 

Bu soruyu Abdullah Harmancı’nın Yerlere Göklere kitabında “Yeni bir okula başlayıp güleryüzlü öğrencilerle tanıştığı gün, seneler önce tanıştığı o sarı benizli öğretmenin ölüm haberini aldı. Bugün kendisiyle tanışıp yeni bir öğretmen tanıyan güleryüzlü öğrencilerin, seneler sonra kimin ölüm haberini alacaklarını sordu kendine. (Ölüm Haberi)” paragrafıyla 3. kez sordum kendime. Ve 4. Soruşum İbrahim Demirci’nin Hay Hay Hayat kitabında Pederim Hüseyin Yaylalı’nın şair Ali Rıza Uluçamlıbel’in cenazesini yıkadıktan sonraki halini anlatan satırlarını okurken sordum kendime. Ve 5. kez soruyorum şimdi kendime Hayat Nedir

No responses yet

Mar 18 2009

Bas Gaza Baas* Gazza

Published by admin under Matbu yazılar, genç

  

Naci En Palestina/Ben Filistin’de doğdum              

Amel Mahtlouthi

 

Bir Islık duydun mu? Çık sokağa, yumruğunu göster cihana. Bir yumruk, bir avuç adam, bir rüya, bir dua ve  Allah bir. Kutupların kalktığı, yuvarlaklaşan(küreselleşen) dünyada apolitize edilen milletleri ayağa kaldırmak adına bir ıslık duyduğunda korkma! Silkin kendine gel ve çık sokağa. Görsel eğitim cdlerle, internet aracılığıyla, paralı derslerle olmaz sokakta yaşadığını kazır insan kafasına.

 

Sokaktan gelecek ıslığın frekansı mühim değil ve ıslık seni yakalamak kaygısında değil sen onu yakalamak kaygısında ol. Namazda gözün olduğu kadar, bu ıslıkta da kulağın olsun. Hayır, sadece dünyanın herhangi bir yerinde ölen, öldürülen, işkenceye zulme tecavüze soykırıma uğrayan kardeşin için değil. Başta kendin için, çocukların için, komşun için, devletin, bayrağın, dinin, namusun için.

 

Islığı her nerede duydunsa durma. Derstesindir, iştesindir, güreştesindir, güneştesindir mühim değil. Duyar duymaz fırla sokağa. Poşu, bayrak vesaire bulmak zorunluluğun yok. Mustafa Kutlu’nun son hikâyesindeki gibi huzursuz bacaklara kollara kafaya sahip olmak seni yeterince eylemci bir karaktere büründürüyor zaten. Memlekette şurada burada her hangi bir bela musallat olduğunda vücudumuz titriyorsa korkulacak bir durum yok demektir. Çünkü biz hala önemli değerlere sahibizdir. Nankör değiliz  Oscar Wilde’nin dediği gibi her şeyin fiyatını bilip değerini bilmeyen nankörlerden değiliz yani.

 

Hanzala gibi olmalıyız diyorum hepimize. Hanzala(r.a.), meleklerin guslettiği sahabe(Bu isimlendirme G.G.Marquez’in hikaye isimleri gibi dursa da bize aittir.).Evlendiği günün sabahında cihad çağrısını duyar duymaz kılıcını kapıp sokağa fırlar ve o cihadda şehid olur.Peygamberimizin(s.a.v.)  cihad çağrısına Hanzala(r.a.)’nın bir an bile düşünmeden katılmasının akabinde peygamberimiz (s.a.v.) göğe bakarak“Hanzala’nın şehid olduğunu ve kendisini Meleklerin guslettiğini söyler.” İşte ıslığa karşı duyarlılığın en güzel örneklerinden biri.

 

Bugün bir ıslık duyulmaya başlandı bile. Haftalardır İsrail zulmü altındaki Gazze’deki kardeşlerin feryatları maalesef bize ıslık kadar hafif geliyor. Olsun buna da duyarlı olmamız lazım. Hemen meydanlara doluşmak lazım. Evet, Cuma çıkışlarında hafta sonları miting meydanlarında bağırmaktan bahsediyorum. Bazılarımız “Ya bağırıp çağırınca ne olacak, ne geçecek Gazze mi kurtulacak, Müslümanlara yardım mı ulaşacak” gibi bu tür faaliyetleri de küçümser tavırlar sergileyebilirler. Asıl biz onları küçümsüyoruz. Çünkü bugün yaptığınız her eylemde az da olsa öz de olsa dünya medyasında yer alıyorsunuz. Bir Japon turistin fotoğraflarında yer alıyorsunuz. Ve adam “Yahu bu Türklere ne oluyor Araplar bu kadar tepki göstermezken “ diyebiliyor. Fakat bir şeyi bilmiyor bir şeyi hiç öğrenmemiş, bir şeyi hiç hatırlamıyor. O bir şey şudur ki biz Müslüman’ız. Ve tüm Müslümanların yanında olmalıyız. Milleti, mezhebi, tarikatı, bayrağı bizi bağlamaz. Biz kardeşimizin hakkını dünyaya karşı savunuyoruz. Ve dahası daha düne kadar o topraklar Osmanlı toprağıydı. Ve biz Osmanlı veliahdıyız. Anadolunun çocuklarıyız. Her Anne gibi Anadolu insanı da merhametlidir. Asla zulme göz yumamaz, zalimlere ortak olamaz.

 

Bu eylemler, bu mitingler, bu yürüyüşler yukarda da belirttiğim üzere müthiş bir eğitim biçimidir. Halkın kendi kendini eğitmesidir. Oğluyla Mcdonalds’da bir cumartesi günü hamburger yerken binlerce kişi tarafından yuhlanan adama hangi kitap hangi yazı öğretebilir bu bir anda oğluyla birlikte düştüğü durumda edindiği bilgiyi. Bir daha gönül rahatlığıyla gidebilir mi oraya ya da oğlu her hamburger yiyişinde hatırlamaz mı o yuh seslerini ıslıkları. Ve o dükkândaki garsonlar kimin elinden para kazandıklarını içlerinden de olsa muhasebe etmeye yeniden girişmezler mi? Ya sevgilisiyle baş başa içerken binlerce kişi tarafından yuhlanınca tüm delikanlılığını tüm imajını yitiren gence ne demeli? Hiç aklından geçer miydi yakışıklı ve izbandut haliyle tam da “bas gaza aşkım bas gaza” şarkısını dinlerken böyle bir duruma düşeceği hele sevdiği kızın önünde ve sevgililer günü de çok yaklaşmışken. Peki ya o kıza ne demeli? Anasından babasından sakına sakına gittiği buluşmada hiç ummadığı bir şekilde o karıştığı kalabalık, düştükleri vaziyeti başlarına kalkınca bunu hiç unutabilir mi?  Yürüyüşe katılmasınlar diye dersanelerin yürüyüş saatine koydukları sınava giren öğrencilerin dışarıdaki ağabeylerinin uzaktada olsa bi yerdeki Müslümanlara yapılan zulmü protesto etmelerine ortak olmak için sınavda kalem kırıp dışarı çıkmaları kadar güzel bir örnek var mıdır yürüyüşlerin mitinglerin faydasına örnek teşkil edecek. Senin okullarda, dersanelerde, kitaplarda 12 yıl boyunca yarım yamalak da olsa vermeye çalıştığın bilinci böyle bir olayla bir saniye de alan gençlikten haberin var mı?

 

Bugün o gündür. Osmanlı’nın veliahdını test etme günüdür. Bugün Anadolu insanını test etme günüdür. Gazze’dekilerin sadece kendilerini değil İstanbulu Ankara’yı savunduğunun bilincinde olma günüdür. Yarın zülum kapımıza dayandığında milletin ne yapıp ne yapmayacağını görme günüdür. Hala acemiyiz, kendi ürettiğimiz sloganlarımız yok, böylesine önemli bir konuyu savunurken bile başkalarının sloganlarını kullanıyoruz. Ama olsun biz zaten düşmanın silahıyla da silahlanırız.

 

Ve bugün. Hamas’ın siyasi birim başkanı Halid Meşal’in sözleri nasıl da bize gurur veriyor. “Siz Türkiye Türkleri bize Osmanlı’yı hatırlatıyorsunuz hepiniz 3. Abdülhamit  gibisiniz”

 

Bu sözleri duyunca insan ne yapmalıdır? Mustafa Kutlu’nun huzursuz bacağına ilk yorumu yapanlardan biri olan Sibel Eraslan’ın “ Huzursuz Bacak tüm mahallenin çocuklarını sokağa çağıran bir ıslık gibi” yorumuna uygun  Halid Meşal’in bu sözleri. Evet biz de 3. Abdülhamitlik varsa sokağa çıkmalı öfkemizi kusmalıyız. Kimseye ve kendimize zarar vermeden. Psikolojik baskı adına. Milli eğitimimiz adına. Tevhidin tedrisatı adına. Ve tabi he-man gibi “Gölgelerin gücü adına.”

 

Bugün biz 2.Abdülhamit’i çok iyi okumalıyız neyi niye yaptığımızı bilmek adına. Bugün biz İbni Haldun’u okumalıyız nereyi niye savunduğumuzu bilmek adına. Ve biz bugün Şeyh Ahmet Yasin’i, Naci El Ali’yi, Derviş Mahmut’u, Abdülkerim Kahlut’u, Ahmet El kesif’i, Dr. Muhammet Şakir’i, Şeyh Ahmet Temimi’yi, Adnan Ali Rıza Nehavi’yi çok iyi öğrenmeliyiz.Peki tüm ıslıklara kulak verdikten sonra?

 

Bir Çığlık(ıslık değil çığlık, sayhaten vahideten) duyulacak ve söndürülecekler. Ebedi ateşlerine döndürülecekler. O ağaçlar onları ihbar edecek. Bunu yapmaya bizim gücümüz yetmez lakin bizi yaratanın gücü her şeye yeter.

 

*Kurtuluş,diriliş,yeniden doğuş anlamında.

No responses yet

Şub 24 2009

Okunmuş Öyküler-1-

Published by admin under Fakir ve Ruznamesi, öykümsüler

1-Eskici:Refik Halit Karay—-Mekan:İstanbul-Filistin–Zaman :Belirsiz–Anlatıcı:3.tekil–Bir çocuğun yolculuğunu konu alan bu öyküde yazarın çocuğu ve yolculuğu özümsediği görülmekte , iki kültürün karşılaştırılması ve çocuğun çektiği yabancılık anlatılmaktadır

2-Mikail’in Kalbi Durdu:Ayfer Tunç –Mekan:İstanbul–Zaman :yaz sonbahar ve kış mevsimlerini kapsamakta tarih belirsiz–Anlatıcı:Benanlatıcı – Kıskançlığın, delikanlılığın, elindekinin kıymetini bilmeyişin öyküsü  

No responses yet

Şub 22 2009

E-devlet Olursa Mükemmel Olur!

Published by admin under Fakir ve Ruznamesi

 www.turkiye.gov.trülkemizin e-devlet kapısı fakat nedendir bilmiyorum bu alandaki çalışmalar yavaşladı. Fakat bu alandaki çalışmalar gerçek anlamda adalet,demokrasi, tasarruf vaad ediyor. E-devlet sanıldığının aksine teknik ağırlıklı bir konu değil tamaimen milletimizin menfaatine yönelik çalışmalar bütünü. Başbakanımızdan bu konuda bizzat hamleler bekliyoruz. Bir kere bu olayın resmi bir kurumu olmalı dpt nin altında 13kişilik bir ekiple halledilebileek bir konu değil.

No responses yet

Next »