Archive for Mart, 2008

Mar 18 2008

ONKOLOJİ HASTANESİ

Published by admin under Fakir ve Ruznamesi

 

Bugün bir yakınımın rahatsızlığı nedeniyle onkoloji hastanesine gittim. Çoğunuz biliyorsunuzdur ben yine de yazayım Onkoloji hastanesi genelde kanserli hastalarla ilgileniyor. Onkoloji hastanesinin kapısının önünde bir saatçi bağırıyor “saatler ucuz, saatler ucuz ” bu sözü duyunca zaten çarpılıyorum. Ömrümüzün ne kadar ucuz olduğunu düşünüyorum. İçerde elimdeki kız çocuğunun güzelliğini bana bağışlaması için Allah’a dua eden ve gözlerimin içine para ver diye bakan dilencilere para vermeden geçiyorum.Hastane bahçesinden cenaze arabası hiç çıkmıyor günde iki üç tane cenazeyi götürüyor.İnsanlar banklarda ve park ettikleri arabalarının içinde yatıyorlar arada hastane yetkilileri çay götürüyor bu insanlara.İçim acıdı. Neyse dua edelim…

2 responses so far

Mar 17 2008

MOĞOL

Published by admin under Kategorilenmemiş, sinema

Hiç beklemediğim kadar Cengiz Han’dan övgüyle bahseden bir film. Oskar’a aday olmuş bir film Rus bir yönetmenden ötürü kaybetmiş bir film. Yönetmen gerçekten başarılı ama milliyetinden kaybetmiş oskarı. Senaryoyu çok iyi bulmadım tabiî ki. Çünkü Cengiz Han’ı dünya çapında gerçekleştirdiği yarıküresel savaşıyla değil de işin başındaki boylar arası kavgayla anlatıyor. Bu kısımda Cengiz Han haklı görülür. Eşini kaçırmışlardır evlendiği gün. O da intikam peşindedir. Ve bu intikamı alakalı alakasız bir çok insanı öldürerek alır. Film izlenmelidir özellikle savaş sahnelerinden hoşlananların izlemesi gerekir.

One response so far

Mar 07 2008

Kin/mler arası diyalog!?

Published by admin under genç

Fatma Nine

NEDEN SEBEP?( Ulak filminden)

On beş yıl önce yayınlanmaya başlayan Siyaset Meydanı isimli tartışma programı, on beşinci yılındaki ilk programını başörtüsü yasakları konusuna ayırdı. Popülerliğinden değil, bu konuda aynı ülkenin vatandaşı olmasına rağmen aynı kültürü aynı ideolojiyi paylaşmayan insanların tavırlarını merak ettiğim için izledim Siyaset Meydanı’nı. Yıllardır devam eden bu program lafla dövüş sanatını icra edenlerin gösterisi niteliğinde. Ancak bu kez programın sunucusu Ali Kırca, programa katılanlara bir şov düzenlemişti. Bir onur ödülü verilecekti. Bu ödüle, Çanakkale savaşını görmüş ve bu savaşta babasını vatana şehit vermiş olan Fatma Nine’yi layık görmüşlerdi. Devletin verdiği şehit ailesi maaşını reddeden Fatma Nine, ekranda gösterildiği anda programa katılıp başörtüye karşı fikirlerini sergileyecek olanları nakavt etmişti. Çünkü o bir başörtülüydü ama sırf başımda bulunsun diye örten bir başörtülü değil, saçının tek telini göstermeyecek kadar hassas ve gözü yaşlı. On beş yıl önce saçları simsiyah olan Müjdat Gezen’in şimdi bembeyaz olan saçlarıyla yine on beş yıl önce saçları bembeyaz olan Zekeriya Beyaz’ın kapkara olan saçları asla Fatma ninenin saçları kadar şanslı değildi. Dini konularda ilk önce Zekeriya Beyaz’ın görüşlerine yer verilir bu ülkede halbuki adamın görüş açısının kısıtlı olduğunu sıradan bir doktora sorsanız bile söyleyebilir, illaki göz doktoruna gitmeye gerek yok. İşte Zekeriya Beyaz’ın ilk şovunu bu programda yaptığını hatırlatıyor Ali Kırca. Göz ve söz aldatmacasıyla insanların beynini nasıl yıkadığını söylemesine gerek yok biz zaten biliyoruz. Ancak başörtüsü konusu hakkında görüşleri sorulduğunda hiçbir şey bilmediğini itiraf ederek (itiraftan ziyade umursamazlık da olabilir) internette arattığını ve türbanın ilk kez Lübnan da kullanıldığını söyleyerek başörtünün aslında insan kaynaklı bir kural olduğunu söyleyebilecek kadar cüretkâr şarkıcılar Fatma Nine’yi görmezden gelemezdi.

Siyaset meydanında ne olup bittiğinin bizi ilgilendiren tarafı bu kadar, daha fazlasını merak edenler programı tekrar tekrar izleyebilirler. Biz kendi konumuza /konumumuza dönelim yani yasağın konulduğu ülkede yaşayan herhangi bir genç olalım şimdi. Ve düşünelim, okullarda neler yasaklanıyor neler yasaklanmıyor.

Sigara: Yasak olduğu söyleniyor ama sınıfta sigara içen hocalarımız bile var. Hatta “burada sigara içmek yasaktır” yazısında gördüğü her noktaya, biten sigarasının ucunu yapıştırarak aklı sıra espri yeteneğini konuşturan arkadaşlarımız da var. Pipoyla dolaşıp tütünün sağlığa zararlı olmadığını söyleyerek bizleri pasif tiryaki yapan hocalarımız bile var.

Alkol: Bunun tamamen yasak olduğu söylenmesine rağmen akşam saatlerinde odasına girdiğimiz profesörlerimizden sarhoş olduğu için nara atanlarını da gördük. Onlardan bugünlerde “üniversitelerde başörtüsüne karşıyız” naralarını televizyon radyo gazete gibi basın organlarında sıkça işitiyoruz. Yılbaşı akşamları okulda sabahlayanlar zinde kafalarıyla mı duyuru panolarının camlarını kırarlar?

İlişkinin her türlüsü: Kız erkek ilişkilerinin haddini hesabını tutmak zaten mümkün değil. Okulun kantininde s. marka gazozun reklâmında şöyle yazıyor “Bu kantindeki herkes sevgilinden gözlerini ayıramıyor”. Ama erkek-erkeğe kız-kıza birlikteliği teşvik eden resmiyette gizli faaliyette ayan beyan olan topluluklar da var.

Doğru, niye sayıyorum ki bunları? Sağlığa zararının tıp tarafından ispatlandığı bunca şey kâğıt üzerinde yasak olduğu halde görmezden gelinirken bir metrelik örtü çok görülüyor. Ve bunu kendilerinin Müslüman olduğunu söyleyenler yapıyor. Okullarda siyasi şeylerin özellikle yasaklandığını söyleyenlere de inanmak mümkün değil. Üniversitelerin içinde kendi dergilerini, broşürlerini dağıtan birçok siyasi fikir toplulukları var. Fırsat bulduklarında okul içinde toplanıp siyasi slogan atanlar şimdiye kadar hep görmezden gelindi. Gece yarısına kadar polisin, hükümetin aleyhinde hakaret edenlerin güvenliğini sağlamak için kampus kapılarında polisler bekledi.

Dinler arası diyalog, medeniyetler buluşması gibi fikirlerin yaygın olduğu son zamanlarda Müslümanlığın gereğini yapmaya çalışanlarla Müslüman olduğunu söyleyenler arasında bile bir diyalog sağlanabilmiş değil. Karşılıklı kinleşmeler kamplaşmayı hızla artırırken belki de hayatlarında hiç tartışmamış iki kız kardeş birbirine düşmanlaştırılıyor. Bu yasağın etkisinin sadece üniversitede olduğunu düşünmek, sokaktan haberdar olmamakla açıklanabilir. Çünkü bir kuaförün yanında çalışmak isteyen kızcağıza patronun, “gelen bayanları kaçıracağını“söyleyerek işe almadığını ve benzer birçok olayı yazılı-görsel basında çok gördük.

Başörtüsü konusundaki duruşumuz sadece bir kıyafetin takılıp takılmaması mevzuu üzerine değil, Allah’ın bir emrini yerine getirebilme özgürlüğüne dairdir. Okula şortla gelmeyi mecbur etmek kadar aptalca, böyle bir yasağı koymak.

İlk Kez GENÇ dergide yayınlanmıştır…

No responses yet

Mar 03 2008

Hep Yolcuyuz

Published by admin under öykümsüler

-Nerede kaldın hacı abi?-Yolda kaldım, yarı yolda evladım.. Baharda mahallenin imamı Diyanet tarafından görevlendirildi. Hannover’e din ataşesi olarak gidecekti. Mahalle cemaatini durumdan haberdar etmekten korkuyordu. Alışmıştı bu mahalleye. Şehrin en az dejenere olmuş mahallelerinden birisiydi burası. Yirmi yıl önceki haline iki müstakil ev daha ekleseniz son halini alıverirdi. Ama bu yirmi yıl mahallenin silüetini değiştirmemiş olsa da mahalleden nice dedeleri, nineleri hatta gençleri alıp götürmüştü. Her yaz kuran kursu açılır çocuklara ders verirdi. O kadar uğraşmasına rağmen kendisine bir müezzin yetiştirememişti. Her farz namazdan önce hırıltılı bir sesin kamet getirdiğine şahit olurdu kulakları. Ama hırıltılı seslerden hiçbirine dur sen kamet getirme diyemezdi. Çünkü Cuma namazı dışında onlardan başka konuğu kalmazdı Allah’ın evinin. Dedelerle iyi geçinmeye çalışırdı. Tahammül edemediği tek nokta kendisinin sesinden önce cemaatten hareket edenlerin olmasıydı. Bunun günah olduğunu kaç kez söylemişti hutbelerinde. Baktı bir şey değişmiyor, kendisinden önce hareket edenleri punduna getirmeye karar verdi. Kıyamda ihlas suresini okuduktan sonra rukuya gitmek yerine felak ve nas surelerini de okuyacaktı. Namazda aklından geçeni yaptı ve Ahmet dede ihlas suresi okunduktan sonra rukuye gitti. Adamcağız bekliyordu rukuda diğerleri gelecek diye ama kimse gelmedi ve öylece kalakaldı. Namazın akabinde tesbih çekmeye bile kalmadan camiyi terk etti. Üst üste iki vakit namaza gelmeyince cemaat aralarında anlaşıp yatsı namazı çıkışında evine ziyarete gitti ama kapıyı açan olmayınca evlerine gittiler. Kapı çalındığında evin kızı kapıyı açmaya yeltendi ama her yeri çatlamış nasırlanmış güçlü bir el tuttu elinden.. Evin ikinci katındaki odasında somyanın üzerinden her vakit camiye giren çıkanı gözetlerdi Ahmet Dede.Cemaatin yatsı namazından sonra hep beraber mahallenin içine yöneldiğini görünce anladı kendisine geldiklerini. Ahşap merdivenin basamaklarını sarsan adımlarıyla alt kata Hızır hızıyla indi.Kapı zili çalınca torununun kapıya koşacağını bilip gözleri onu aradı ve buldu.Ellerini uzatmamış olsa bile bir bakışı torununun hareketini durdurmasına muktedirdi. Nitekim öyle de oldu elini tuttuğu anda torunu yüzünü döndü gözgöze geldiler kız dedesinin gönlünden geçenleri anlamış gibi hiç çıt çıkarmadan bahçe kapısına yöneldi. Dede kapının önünde biraz dikildikten sonra gelenlerin gittiğine kanaat getirdi. “bugünde atlattık” diy e düşündü. Hazır alt kata inmişken abdestini aldı ve ikinci kata az önce Hızır edasıyla inen o değilmiş gibi çok yavaş adımlarla çıktı.Bir gören olsa bu adam kendini minbere çıkıyor sanıyor herhalde derdi. Ahmet Dede saftı. Geçmişte cemaat arasındaki meselelerde hata yaptığı için ahretliğim dediği arkadaşlarının kendisiyle eylenmesine şahit olmuştu. Bu duruma içerlese de belli etmemişti. Ama imamın da onlarla iş birliği yaptığı düşüncesi beyninin her köşesine sedir kurmuş da oturmuştu.Cuma geliyordu mahalle camisine değil de Kapı camisine gidecekti ama giderken hiç kimse ikendisini görmemeliydi.Sabah işçiler işe giderken o da Kapı camiinin yolunu tutuyordu. Akşam işçilerle de geri dönüyordu. Mahallenin yaşlıları işçileri görmek istemezlerdi. Bu yüzden nlaın gelip geçtiği vakitlerde dışarı çıkmazlardı. Kendileri çıkmadığı gibi ailelerinin hanımlarından ve çocuklarından hiçbirini o saatlerde dışarı salmazlardı. Cemaat birkaç vakit namazdan sonra yine Ahmet dedenin evine gitse de her seferinde eli boş döndüler. Ahmet dede evdekileri sıkı sıkıya tembihlemişti. Onun bu sıkıntısı hanımının dikkatini çekse de vardır bir bildiği diyerek kadıncağız adama tebelleş olmak istemezdi. Ahmet dede Cuma günleri işçilerle gide gele çoğuyla tanıştı.Birgün işine yarayacaklarını düşünüyordu. Ve o gün de ümit ettiği gibi hemen geliverdi. Haziran başında İmam Hannover’e gidecekti. Mahalleye yeni imam gelmeden evvel Ahmet dede gelecek imam için müftü efendiye gitti. Mahalleye gönderilecek imamı kadrosuzlar arasından seçecekti müftü. Ahmet dede uzaktan akrabası olan Haşim’i istiyordu. Fakat Haşim’i herkes istiyordu çünkü Haşim hafızlık yarışmalarında dereceye girmiş kalender ama efendi bir insandı. Önceki imam gibi oyunlar yapacak biri değildi. Hem de sözünün Haşim’e geçeceğini biliyordu. Ahmet dede o gün Haşim’i mahallelerine vermesi karşılığında müftü efendiye mahalle camilerini onartacağı sözünü verdi. Bu onun rüyalarına giren bir meseleydi. Rüyalarında camiden uzak kalmanın bedeli olarak caminin yaşlanan yerlerini tamir ettirme emri veriliyordu. ahmet Dede temiz kalbinden midir nedir rüyaların hepsini sahih görürdü. Müftünün yanından çıkınca hemen işçilerin çalıştığı inşaata gitti. Onlara durumu anlattı. İşçiler her ne kadar mahallelinin çekindiği bir taife olsalar da Ramazan da teravihleri hiç aksatmaz cumalara yakın inşaatlardaysalar mahalle camisine gelirlerdi. Onlarda âlicenaplık edip camide bedelsiz çalışırız dediler. Ahmet dede saf adamdı ama bu işlerden de anlardı hani. Hemen bedelsiz çalışın ama abdestsiz çalışmayın çünkü bu allah2ın evidir çalışırken türkü söylemeyesiniz çok konuşmayasınız gibilerinden açık ithamlarda bulundu. Ve ilk pazartesi işe başlanması için söz aldı. Pazar günü yatsı namazını Haşim kıldırdı önce cemaat Haşimi çok genç gördü ama Haşim kıraati çok düzgün bir hafızdı. Eski imam gibi namaz biter bitmez kapıyı kilitlemek için atılmıyordu. Camiden en son o çıkmıştı.Akrabası olmasına rağmen Ahmet Dedesinin camiye namaza gelmemesi kendisini şaşırttı. Cemaatin ileri gelenlerinden birine sordu. O da uzun zamandır gözükmüyor dedi. Haşim de evinin yolunu tuttu. Haşim caminin hemen yanındaki imam evine yeni yerleşmişti. Zaten yeni evlenmişti. İmamlıktan kadrosu olmadığı için geliri düşüktü. Hanımı Leyla kanaatkar bir hanımdı. Zaten babaevinin durumu da haşimin durumu gibiydi. Ama Haşim azimli birine benziyordu leylanın gözünde. Çalışarak çok şey elde edebilirlerdi o da beyine yardımcı olmak için kız çocuklarına mahallenin hanımlarına kuran dersi verebilirdi. Leyla dini bilgilerini ata dedesinden almıştı. Ata dedesi Elmalılı Hamdi Yazır’ın arkadaşıydı. Hep arkadaşlar insanı yoldan çıkaracak değil ya bu arkadaşlık hem dedesinin hem de Elmalı’nın istikametini sağlamlaştırmıştı. Ata Dedesi Elmalılı kadar bilinmezdi belki ama Konya’da saygı gören bir kişilikti. Ata dedesi Pazar hocası diye bilinirdi çünkü semt pazarı kurulacağında onun duası edilmeden kimse siftah yapmazdı yapsa işi bozuk giderdi. Pazar hocası Ahmet Dedenin de kuran kursundan hocasıydı. Ahmet Dedenin Haşimi sevmesinin sebeplerinden birisi de buydu.  Pazar günü Ahmet Dedeyi bir türlü uyku tutmadı. Çocuk gibiydi. Yedisinde neyse yetmişinde de o derler ya hani Ahmet dede de aynen öyle bir heyecan vardı.Sabah namazını kıldıktan sonra cemaatin evlerine dönüşünü izledi. Ustaların camiyi onarmak için gelecekleri vakit yakındı. Evin izbesine işlik diye karısının diktiği kot elbiseyi giymeye indi.Tam elbiselerini çıkarmıştı ki kapı tak tak vuruldu. Bir ihtiyar vuruşu değildi bu güçlüydü tezdi. Ustalardan biridir diye düşünerek üzerine işliği geçirdi hemen kapıyı açmaya koştu. Kapıyı açtığında karşısında haşimi görmek ona şaşırtsa da şaşkınlığını bakışlarını elbisesine çevirerek geçiştirdi. Haşim dede namaza gelmiyorsun hasta mısın diye merak ettim diye sorunca hiddetlenen Ahmet dede demir gibiyim elhamdülillah dedi ve camiyi onarmak için inşaata başlanacağını haşime bildirdi. Bu kez Haşim hiddetlendi madem cami onarılacaktı niçin beni bu camiye aldırdın deyiverince namazını imam evinin izbesinde kıldırırsın eski imam camide temizlik varken öyle yapardı diye çıkıştı. Haşim dedeyi üstelemedi ve kendi kendine konuşarak evine gitti. Ustalar söz verdikleri saatte gelmediler. Ahmet Dede vakit geçsin diye bahçedeki sürülen toprağın taşını ayıklamaya başladı. Öğle ezanı okununca anladı saatlerdir kulağı kapıda çalıştığını.İşi bıraktı bari namazı kılayım diye içeri girmişti ki kapı yine güçlü güçlü vurulmuştgu fakat bu sefer kapı önünden sesler geliyordu. Tanımıştı Yaşar Ustanın sesini.Hemen kapıyı açtı nerde kaldınız diye soracak oldu. Onlar erken davranıp araba bulamadık deyiverdiler.Ahmet Dede lafı uzatmak istemedi. Hadi cemaat dağılınca başlayın dedi. Yaşar usta caminin eşyaların kim boşaltacak dedi.beraber boşaltırız imam evinin altına götürelim diyerek işe Ahmet Dede o yaşlı haliyle sarıldı.  Ustalar kendileriyle birlikte yaşlı bir adamın çalışmasını istemezlerdi hiçbir zaman hele Ahmet dede gibi bir adamı asla istemezlerdi. Çünkü böyle dedeler hizmet için çalışırken durmak dinlenmek nedir bilmezlerdi saatlerce ara vermeden çalışabilirlerdi. Ahmet Dede akşam saatlerine kadar çalışınca onlarda ara vermeyi kendilerine yediremediler. Hele iş cami inşaatı olunca tuvalete gideyim gibi bir kaçamak da yapamıyorlardı. Her gidişte abdest almak gerekecekti. Sigara dersen Ahmet dede kokusundan pimpiriklenirdi.Hemen azarlamaya başlardı. Saflık temizlik sadece manen değildi Ahmet Dede de adam temiz giyinir temiz kokardı kızarsa temiz döverdi.Temizlik imandan gelirdi. Cemaat camideki inşaatı görünce şaşırdı Ahmet Dedeyi işin başında görünce hepten afalladı. Mahalleli de işin ucundan tutmak istiyordu ama Ahmet Dede buna izin vermiyordu. İşin profesyonelce yapılması gerektiğini anlatıyor kendisinin de asıl işlere karışmadığını ayak işlerine baktığını çabuk cümlelerle herkesin beynine kazıyordu.hakikaten de allah’ın evinde bir kusur olur da sorumlusu ben olurum diye kaba işlere karışmıyordu. Ama caminin her taşına çocuklarıymış gibi sahip çıkıyor hepsini değerlendirmeye çalışıyordu. Caminin hurda kiremitlerini mahalleliye birer birer sattı herkesin çatısında birer tane bulunsun diye. Bunun için ne fetva aldı ne de emir. Rüyasında böyle görmüştü. Her kiremit ev sahibini kulağından tutup bu ev senin değildir diye camiye götürüyordu. Ya böyle gidersin ya da omuzlar üzerinde tabutta gidersin diyordu.  Ahmet Dede ustaların öğlen yemeğini cebinden karşılıyordu. Mahalleli de sevaba girsin diye her gün bir eve soğuk ayran yaptırıyordu. Akşama kadar höpürdete höpürdete içiyorlardı.Haşim imamevinin bodrumunda namaz kıldırmaya devam etti Ahmet Dede ustalara cemaatle namaz kılmayı da şart koştu. İyi kötü kılıyorlardı. İnşaat işçilerinin siması uzun zamandır değişmeyen bu mahallede ilk kez çalışmaları onların mahalle eşrafıyla aralarında olan soğukluğu da alıp götürdü.  Tadilat tamamlandıkça cami güzelleşiyor mahalleli caminin önünden geçerken Ahmet dedeye çalışanlara dua ediyor. Bir de selam verip hal hatır soruyordu. Ahmet Dede her seferinde demir gibiyim diyordu. Onlar da bu azme şapka çıkarıyor her fırsatta iki kişi bir araya gelince Ahmet dededen bahsediyordu.  İnşaat yaz sonuna kadar tamamlandı her şeyiyle pırıl pırıldı. Haşim tüm camilerin ezanı merkezi okunmasına rağmen bu caminin açılışı için minareye çıktı çıplak ve yanık sesiyle ezanı okudu.Ustalar da ikindi namazında cemaatteydi. Haşimin sesi duyulduktan sonra Ahmet dede Haşimin sesini hissedince hareket ediyordu. Diğerlerine göre belki bir an geri kalıyordu ama tam kılıyordu namazı. Namaz bitti kapıya çıkıldı Ahmet Dede işte geldik gidiyoruzun hüznüyle merdiveni inerken Allah kabul etsin dualarını kabul ediyorken cemaatten biri nasılsın diye sordu. Demir gibiyim derken Ahmet Dede ruhunu teslim etti. Ahmet Dede Allah’ın evini dökülmekten kurtarmıştı Allah da onu dünyada dökülmeden kolayca cennetine alıvermişti.

2007 yılı Haziran ayında yazılmıştır, 2008 yılı Mart ayında Ölçü Kültür edebiyat dergisinde ilk kez yayınlanmıştır

No responses yet

Mar 01 2008

BİR ŞUBAT AKŞAMI RASTLADIM SİZE

Published by admin under Fakir ve Ruznamesi

Soğuk bir şubat akşamıydı. Elindeki gülleri verebileceğin birini bulamayıp gittiğin karlı yollardan geri dönmüştün. Belki de bu yüzden son bir umutla, o güllere beni layık görmüştün. Fakat alamazdım sadece benim için satın alınmamış gülleri. Benim için satın almış olsan da alamazdım. Çünkü çiçekçinin elinin değdiği bir gülü bana layık görüyordun. Sen çiçekçi olsan da alamazdım gülünü. Bilirim o gülü sen yetiştirmedin. Bir bahçıvan yetiştirdi o gülü. Sen bahçıvanın elinin değdiği gülü bana layık görmemelisin. Diyeceksin ki gülü bahçıvan tek başına yetiştiremez,  ben bahçıvan olsam da bilgim o gülü yetiştirmeye yetmez. Evet, doğru söylüyorsun bir gül yetiştirmek için bahçıvan olmak yetmez belki toprak olmak belki tohum olmak gerekecek. Sen toprak olmuştun da seni insan eden bir parça ruh verilmişti sana. Sen bu gülü çiçekçiden satın alıp bana verdiğin için benim sana aşık olmamı bekliyorsun. Hâlbuki ben o gülü yaratanı senin toprağına ruh katanı ve senin bana rastlamana sebep olanı da biliyorum. Şimdi söyle kime aşık olayım?

İlk kez GENÇ dergide yayınlanmıştır.

2 responses so far

Mar 01 2008

SON GÖRÜŞTE AŞK

Published by admin under Matbu yazılar

Yürüdüğümüz sokaklar, okuduğumuz kitaplar, soluduğumuz hava, yaşadığımız dünya aşklaşmalar kusuyor. Herkes her yerde âşık olduğunu söylüyor. Aşkı anlatan kelimeler tüm dünya dillerinde en çok kullanılan kelimeler oluvermiş.

Popüler Kültür: Son Görüşte Aşk Bir boşluk ki asla bitmeyecek
Her şey bir anda anlamsız gelecek
İşte biz o gün tükeneceğiz…(Sezen Aksu)

Yürüdüğümüz sokaklar, okuduğumuz kitaplar, soluduğumuz hava, yaşadığımız dünya aşklaşmalar kusuyor. Herkes her yerde âşık olduğunu söylüyor. Aşkı anlatan kelimeler tüm dünya dillerinde en çok kullanılan kelimeler oluvermiş. Metroda, otobüste, çimenlerin üstünde, cami duvarında, şurada, burada hep bir aşkalaşım çabası. Yalancıklar sarmaş dolaş kelimelerle birbirleriyle ahitleşiyorlar. İki kelimeyi edebiliyorsan aşk imanına erdiğin varsayılıyor. Keşke diyorum keşke ama nerede?
Aşkı o kadar tarif eden insan var ki bu kadar varlık içinde aşkın olmadığını fark etmekte çok zorlanıyoruz. Evet, iddiaya girerim âşık olduğunu söyleyen milyonlarca insan bulabilirim.  Ama gerçekten âşık olan bir insan bulmak o kadar çok zor ki. Hz Mevlana’nın hikayesinde gece yarısı elinde ışıkla dolaşan kişi, aslında adam diye âşık mı arıyordu? Kim bilir belki âşık arıyordu ve bu soruyu sorduğu anda bulmuştu aradığını.
Neden insanlar giymediği bir gömleği giydiklerini iddia ederler ki? Bunun iki sebebi olabilir ya hissiyatlarını kaybetmişlerdir, gömleksizken üzerlerinde gömlek olduğunu zannederler. Ya da başından beri gömleğin ne olduğunu bilmiyorlardır ve farklı bir şeye gömlek muamelesi yapıyorlardır.
İlk bakışta herkesin hissiyatını kaybettiğini düşünebiliriz; fakat bu çok da gerçekçi olamaz. İnsanlar hissiyatlarını kaybettiklerinde içgüdüsel hareket ederler ancak hissiyatını kaybettiğini varsaydığımız aşklaşmalar içgüdüsel değil dış güdüsel olarak hareket etmekteler. Gömleksizliğini bildiği halde göstermelik gömlekli rolü yapmaktalar. Bir film seti düşünün herkes rol yapıyor ama film bittiğinde de bu rollerini başka filmlerde de devam ettirmek istiyorlar. Bu çılgınlığa akıl sır erdirmek mümkün değil.
İnsanların başından beri gömleğin ne olduğunu bilmediği meselesine gelince bunun çok doğru bir bilgi olduğunu fark etmek biraz zaman alabilir. Çünkü bilginin hep biriktiği varsayılır fakat bu birikimin nasıl hayata geçirildiği -teferruatta kalacağı düşünülerek- pek işlenmez. Evet, bilgi hep artar ama arttıkça eksilen bilgi de vardır. Savaşlar tarihin süpürgeleridir. Sadece kitaplar yakılıp yıkıldığı için değil kulaktan kulağa öğretilen bilginin sahipleri vaktinden evvel öldürüldüğü için de bilgi eksilebilir. Burada kader inancımızı tartışmıyoruz elbette ölenlerin ecelleri o anda  gelmiştir. Ama yazacak, anlatacak vakitleri kalmamıştır.
İnsanlık her savaş sonrası başa döner. Daha büyük ve güçlü silahlar üretirler ama silah üretirken kaybettikleri şey silahın ateşleme mekanizması değildir ya da balistikle, tahrip gücüyle alakalı bir şey değildir. Kaybedilen şey: İnsani duygulardır. Acımak, gönüllülük, fedakârlık, cesaret, onur ve belki de aşk gittikçe azalan duygulardır.
Bir şehir yok edilirken nükleer bomba taşıyan uçağın pilotları, o şehirdeki insanların ne yaptığını göremez onların acılarına, onların mutluluklarına, fedakârlıklarına, cesaretlerine şahit olamaz. Bunu yazarken Son Samuray filminin birçok sahnesi de hayalimde belirdi. Esir düşünce anlıyordu Algren, kimin sevdiğini öldürdüğünü, düşman diye saldırdığının aslında ne kadar da haklı bir neden için ölümü göze aldığını. Acılarına taş basıp en büyük düşmanlarına bile insan olduğu için nasıl hizmet ettiklerini ancak gözleriyle görünce anlıyordu.
Şimdi de Yemen harbi geliyor aklıma; düşmanın esir düşen askerlerimizi açlıktan yediği öğrenilince askerimiz esirlere karşılık tonlarca erzak veriyordu.Ve bir anne canlı gelen esirlerin arasında oğlunu göremeyince nasıl da deliye dönüyordu. Şüphesiz o yavrusuna aşıktı. Ve bugün anneler kilolu gözükmemek için, kariyerleri için çocuklarını karınlarındayken öldürebiliyor. İnsani duyguları sadece tarih kitaplarında ya da film sahnelerinde bulmak ne kadar acıklı.
Bugünkü insan aşkın ne olduğunu sorgularken, aşkı bizzat yaşıyordu geçmişte nefes alan binlerce insan. Aşkın tarihini yazmak gerekseydi onu da insanlığın başladığı yerden, Hz Âdem’den başlatmak gerekecekti. Aşkın tarihini yazmaya çalışan insanlar hep olmuştur. Belki de bunu en edebi dille yazan ve adı en çok bilinen insan İbni Hazm’dı. Güvercin Gerdanlığı’nda şiirlerle hikâyelerle aşklardan bahsediyordu. Aşkın bugünkü gibi ayağa düşmüş bir kavram olmadığını anlarız daha kitaptaki ilk aşkı okurken. Ülkemizde aşkın izini süren belki de aşkın ifade biçimlerinden biri olan arabesk müzikle dalga geçiliyordu bir zamanlar. Hala üç beş aydın müziksever bir araya gelince arabeske taş atmaktan geri durmazlar. Halbuki arabesk müziğin muhtevasını oluşturan aşkın, kendilerinin televolelere malzeme olmuş aşkımsılarından daha güçlü ve saf olduğunu anlamak için arif olmaları gerekmez. Burada RTÜK Başkanı Zahit Akman’ı takdir etmeden geçemeyeceğim. Televolelerde çokça dedikodusu yapılan aşk muhabbetlerinin halkımızı rahatsız ettiğini bildiği için adı geçenlerin hemen hepsini evlendirme kampanyası yapmaya teşvik etmesi reklâm aşkların maskesini düşürmeye yetecektir. Yazının sonlarına yaklaşmış olmamıza rağmen hala bir aşk tanımlaması yapmadım fark ettiyseniz. Sadece neyin aşk neyin aşkımsı olduğunu hissettirir gibi oldum. 
Aşka tanımlama yapmak mümkün değil mümkün olmadığı gibi bu gerekli de değil. Aşk hiçbir kalıba sığdırılamaz ve bir kalıba sığdırmak deneniyorsa bilmeliyiz ki oradan aşk kaybolur belki hiç olmamıştır da orada. Aşka eş anlamlı kelimeler bulmak da mümkün değil. Bir yerlerde üç harf beş nokta diye tanımlanıyordu. Yani Arapça yazılışına dikkat çekerek sadece imlasından hareketle bir tanımlama yapılıyordu. Ama bu bile yeterli olmuyor çünkü Arapça da aynı tarife uyan başka kelimeler de bulunuyor. Aşkın başından beri ne olduğunu bilmediğimizi ona bir tanım getirememekle hatta getirsek de bu tanımlamanın yeterli olamayacağını görerek fark etmiş bulunuyoruz. Şimdi biraz da aşkın çeşitlerini karıştıralım.
Platonik aşk diye çokça duyduğumuz bir kavram var. Karşılıksız sevmek deniliyor. Buna bizi inandırmaları mümkün değil çünkü karşılıklı ya da karşılıksız olması aşka bir artı ya da eksi vermez. Aşkın tarifi olmadığı gibi tarafı da söz konusu değil.
İlk görüşte aşk da komik bir çeşitleme. Burada da aşka zaman verilmeye çalışılıyor. Hâlbuki aşkın zaman gözetmediğini anlamak onun oluşum sürecinin bilinmediğini bilmekle yeterli bir çözümleme. Ve düşünün artık insanları yüz yüze görmek zorunda değilsiniz fotoğraf makinesi icat oldu mertlik bozuldu yani. Daha bu işin kamera, video hatta youtube, facebook ayağı bile var. Ve ilk görüşte aşk aşka tamamen bir görsellik atfediyor. Halbuki körlerin de aşık olabileceğini hepimiz tahmin edebiliriz buna ispat gerekmez. O zaman ilk görüşte aşkı da def etmiş bulunuyoruz. Yasak aşk, sanal aşk gibi sıkça duyduğumuz tanımlamalara hiç girmesek daha iyi. Onların yanlışlığı adlarından da çok rahat okunabiliyor.
Aşk ve aşıklık anlaşıldığı kadarıyla kaybettiğimiz bir bilgi. Onların yerine sevgi ve sevgililik kavramlarını oturtmaktayız. Bu kavram değişikliği tarihin ve bilginin değişikliği oluyor. Hz Adem’le başlayan aşk tarihi Aziz Valentin’e kadar yok sayılabiliyor. Başı olmayanın sonu da olmaz. Son tahlilde (görüşte) aşk taze bitmiştir…

Bu yazı ilk kez GENÇ dergide yayınlanmıştır.

2 responses so far

Mar 01 2008

YUNUS EMRE DİVANI

Published by admin under kitap

Ey aşk eri aç gözünü yeryüzünü eyle nazar

Gör bu latifleri bezeniben geldi geçer

Bunlar böyle özeniben dosttan yana uzanıben

Bir sor ahi sen bunlara nereyedir azm-i sefer(sf 20)

 

Yunus Emre bizim özümüzdür. Müslüman Türk’ü sıksan ancak Yunus çıkar. O Türkçemizin aslını işlemiş İslam tasavvufunu birebir yaşamış ve aşka gerçekten gönül vermiştir.Onun divanı bizim baş tacımızdır.Okunmasında mutlak yarar vardır.

One response so far

Mar 01 2008

KAR TEMİZLEME

Published by admin under Fakir ve Ruznamesi

 

Elektrik süpürgesinin halı yıkama makinelerinin kuru temizleyicilerin henüz piyasada olmadığı zamanlarda evimizin yanına sonradan eklenmiş olan izbeliğin üzerinde biriken karları küçük bir kovaya doldurup günlük(oturma) odamıza annemle götürürdük. Ben elimde küçük küreğimle halının annemin belirttiği yerlerine kar serpiştirirdim. Annemde yazın kuruyan süpürge çalısından yaptığımız süpürgeyle odayı süpürürdü. Karla temizleyince halı parlardı. Halıyı kışın yıkayamayacağımız için böyle karla temizlerdik. Ama bu iş çok zordu. Çünkü karın odada erimemesi gerekirdi. Dahası çok hızlı süpürülmesi gerekirdi.

No responses yet

Mar 01 2008

GENÇ KONYA ŞÖLENİ

Published by admin under genç

Çok güzel bir şölen gerçekleştirdik. 25 Ocak 2008 günü o soğuk havada yaklaşık üçbin kişi geldi Mevlana Kültür Merkezine.İşte şölenden kalan tatlı hatıraların fotoğrafları.

http://www.flickr.com/photos/architectsami/

No responses yet

Mar 01 2008

SEZAİ KARAKOÇ/FARKLAR

Published by admin under kitap

Kitap günlük yazılardan oluşmakta özellikle Kıbrıs la ilgili sıkıntıların had safhada olduğu dönemde yazılmış yazılar.

Kitaptaki en güzel yazı Maraş’ın kurtuluşuna değinen Süt ve Tabanca başlıklı yazı.

  

Dışıyla savaşmayan içiyle savaşır (sf:11)

Bugün sahte Meryem Ana evine övgüler yağdıranlar Aydınoğlu İsa Bey camiinden hiç bahsetmez.(sf 13)

Başkasını bilen zekidir kendini bilen akıllı, başkasını yenen kuvvetlidir kendini yenen kudretli.

Batı konkav bir pandomima, doğu konveks bir mimik olmuştur.

Kahraman, şuurlu bir elektriktir. İyiyi aydınlatır kötüyü çarpar. (sf 16)

Akifi anmak kendini anmaktır. (sf 30)

Aslanın vücudu yediği hayvanlardan mürekkeptir,(şair valery sf:106)

İlk sağ ve sol kelimeleri islamın malıdır. Kuranda “ne mutlu o sağcılara… veyl solcular..” şeklinde geçer bir çok yerde. (Sf:125)

No responses yet

« Prev - Next »