Archive for Nisan, 2008

Nis 25 2008

HAKAN ŞÜKÜR’E DESTEK

Published by admin under Önemli

Hakan Şükür’ün “Kutlu doğum haftasına yakışır bir derbi olsun” sözüne köpüren medya kahrolsun defolsun ülkemizden…Hakan Şükür futbolu bırakınca ben de Galatasaray’ı bırakacağım.Futbol konuşulan her yerde Hakan Şükür’e destek oluyoruz…

One response so far

Nis 23 2008

Mimar Mürşit Günday

Published by admin under Mimarlık

Benim 2.sınıf mimari proje dersi grup hocam. Ulusal proje yarışmalarında 5 birinciliği ve girdiği 55 yarışmadan 28 ödül alan mimar Mürşit Günday. Şüphesiz mimarlık fakültesinde şu güne kadar geçirdiğim günlerde üzerimde en çok katkısının bulunduğunu düşündüğüm insan Mürşit Günday’dır. Çünkü disiplini ve yöntemi kendisinden öğrendim. Kendisinin öğretmeye çalıştığı ama hala öğrenemediğim bir tek şey kaldı umarım onu da öğrenirim. O da SABIR.

 

Belki de bizim kuşağın çözmekte en çok zorlanacağı şeylerden birisi. Çünkü her şey o kadar hızlanmış ki biz istiyoruz başarı da o kadar hızlı bir şekilde geliversin. Ama bu pek mümkün olmuyor.

Geçtiğimiz hafta Mimar Mürşit Günday’ın bir konferansı oldu. Tabiî ki biz de katıldık. Kendi dönemlerinde maket dersine maket bıçağı getiremediklerini polislerin topladığını anlattı.

 

Biz diyoruz ki şimdi memlekette her şey bir anda düzelsin ama öyle kolay mı? O günlerden nerelere gelindiği ortada.

No responses yet

Nis 22 2008

No country for old man(yaşlılara yer yok)

Published by admin under sinema

 

No country for old man. 90lı yıllarda amerikan pop şarkı isimleri kalitesinde bir isme sahip bir film. Bana gerilim filmi olarak geldi. Bu yıl oskarı alan bir film olmasına rağmen çok farklı bir film değildi. Evet, başarı detaylarda gizlidir. Bazı unutulmayacak sahneleri var elbette bu filmin. Mesela yara temizleme sahneleri çok profosyonel;)

No responses yet

Nis 15 2008

Yerlere Göklere (Abdullah Harmancı)

Published by admin under kitap, Önemli

Merhum Şair Ali Rıza Uluçamlıbel’e

Yeni bir okula başlayıp güleryüzlü öğrencilerle tanıştığı gün, seneler önce tanıştığı o sarı benizli öğretmenin ölüm haberini aldı. Bugün kendisiyle tanışıp yeni bir öğretmen tanıyan güleryüzlü öğrencilerin, seneler sonra kimin ölüm haberini alacaklarını sordu kendine.(Abdullah Harmancı, Yerlere Göklere/Ölüm Haberi)

 

Ali Rıza Uluçamlıbel aile dostumuzdu. Üstadım Abdullah Harmancı’dan Allah razı olsun ve Merhum şairimize de Allah rahmet eylesin.

No responses yet

Nis 15 2008

Yazarlar Birliği Kongresi ve Alacalı A.Ş.

Published by admin under Fakir ve Ruznamesi, Önemli

12 Nisan Cumartesi

Asım Gültekin abi ve Murat Küçükçifçi ile birlikte T.O.B.B. kongre merkezinde düzenlenen Türkiye yazarlar birliği kongresine katıldık. Sevdiğimiz yazarların çoğu vardı ancak katılım nedense azdı. Hatta genç diyebileceğimiz 5 kişi vardı.

Bu durum bana geçtiğimiz hafta Server vakfında Alaaddin Özdenören’i anma programı çerçevesinde konferans veren Şair Arif Ay’ın söylediği bir sözü hatırlattı. Arif Ay:” Tarihi damardan güç alarak oluşturulmaya çalışılan kültürel çevre, malesef müslümanların da bir partisi olunca akim kaldı” demişti.

1980 sonrasında doğan 5 kişinin olduğu kongrede Mehmet Doğan, Hicabi Kırlangıç,Hasan Celal Güzel, Eski tarım bakanı Sami Güçlü gibi adını basında sıkça duyduğumuz insanlar konuşmalar yaptı. Hepsi de kendi çerçevesinde güzeldi ama onların sözlerinden gözleri parlayıp yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışacak genç nesilden neredeyse kimse yoktu.

Bu durumu aşmak için hepimiz bulunduğumuz bölgedeki sosyal kültürel faaliyetlere katılmalıyız. Bunu yaparsak hem kendimizi geliştiririz hem de bu millete belki de en ihtiyacı olduğu yardımı yapmış oluruz. Bugün devletimizin başına gelenler olmamız gereken yerlerde bulunamadığımız için gelmiyor mu?

15 Nisan Salı

Bugün sınıfçak Alacalı A.Ş. nin prefabrikasyon şantiyesine gittik. Yüksek Mimar A. Fatih Sayan bize prefabrikasyon mantığını ve Türkiye’de ilk kez Alacalı a.ş. nin yaptığı prefabrik sistemi anlattı.Daha sonra şantiyeyi gezdik. İlerde bu teknolojiyi kullanabileceğimi düşünüyorum hayırlısı.Merak edenlere:http://www.alacali.com.tr/tr/

One response so far

Nis 14 2008

EĞLENCE KÜLTÜRÜMÜZ

Published by admin under Önemli

   Uzaklardan sesler yaklaşıyor. İki toz bulutu adeta ufku bölüyor, ufku şekillendiriyor. Cirit oynayan iki Türk çocuğu, atalarının ta Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar at üstünde getirdiği belki de yarı küreselleştirdiği faaliyeti icra ediyor. Çöğen ve ciridi Hun imparatorluğundan beri oynuyor Türk milleti. Oynarken sadece oyalanmıyor. Savaşmayı, adeta hayatta kalmayı öğreniyor ve öğretiyor bir sonraki nesle. Nesil demişken bize geçmişimiz hakkındaki bilgilerin tamamına yakınını bulabildiğimiz tek kaynak Divan-ı Lügati’t-Türk’te Türklere hoşça vakit geçirten bir çok sözcük yer alıyor. Tüm bu sözcükler bizim eğlence kültürümüzün yapı taşları gibi. Alanlarına göre birkaçını sıralayabiliriz.Oyunlardan: Boynuz, Salıncak, Aşık, Köçürme, Ondört, Tepük,  Ceviz,  Çelik-Çomak, Kuzurcuk, İtiş, KaraguniKutlamalardan: Oğul Toyu, Kız Toyu, Beşik Toyu, Ad Verme, Galpak Toyu, Diş Çıkarma, Sünnet, Okula Başlama, Askere Gitme ve Dönme, Gelin Toyu; Yarış ve Sportif Faaliyetlerden:  At Yarışları, Güreş, Çevgan, Yuvmak, İlişdi, Ok Atma ve yay kurma müsabakaları

Düğünler ve Bayramlardan: Yağmalı Toy, Küden, Bıçış, Halay, Mendiri, Er Yıpladı, Yalnğu, Ziyafetler:  Süçik, Ketsem, Şenbuy, Suğdıç, Süçrük

 

Belki hepsini bilmiyoruzdur bu kelimelerin ama bunların büyük bir kısmı hala Anadolu’nun  çeşitli yerlerinde talep bulmaktadır. Adları her yerde aynı olmasa bile temeli bunlardır. Bu eğlenceler üretildiği dönemlerde asla devlet eliyle yönlendirilen eğlenceler değildi. Halk özümüzdür, âdetimizdir diyerek bağlı kalmış ve sahip çıkmıştır. Osmanlı’ya gelindiğinde son haddine ulaşan coğrafyamızda, bu tip faaliyetlerin paylaşımını artırmak ve yaymak için eğlence hayatını yönlendiren resmi ve sivil kuruluşlar da kurulmuştu.  Eğlencehane-i Osmanî Kumpanyası, Handehane-i Osmanlı Kumpanyası, Meserrethane-i Osmani Kumpanyası, Tema­şahane-i Osmanlı Kumpanyası vb. organizasyonlarda profesyonel oyun ve eğlenceler düzenlenmekteydi.

 Lakin Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerindeki kargaşa ortamı,dış güçlerin her şeyi endüstri haline getirme çabası, asırlara boyun eğmeyen kültürlerin böl-parçala-yut ana fikriyle sömürülmesi, savaşmaktan eğlenmeye vakit kalmaması  gibi nedenlerle bu kültürün topal kalmasına sebep olmuştur.

Türkiye’mizin kuruluş yıllarından 1960’lı yıllara kadar gelinen süreçte yeni düzenlemelerin ve değişimin fırsat verdiği ölçüde geleneğine bağlı kalan milletimiz dünya iletişim teknolojisinin kazandığı ivmenin sonuçlarına bundan sonra daha çok katlanmak zorunda kalacaktı. Gazete, radyo derken televizyonun yavaş yavaş yaygınlaşmaya başlaması komşunun akrabanın cazibesini içten içe çökertmeye başlayacak ve ekranlı kutular başköşeye kurulacaktı.

1980’lerde ülkemizde gerçekleştirilen darbe, her ne kadar ülkeyi en az on yıl geriye götürse de dünyadaki gelişmelerin daha hızlı bir şekilde içeriye yansımasına engel olamayacaktı. Özel televizyon kanallarının kurulmaya başlanmasıyla dördüncü kuvvetin  eli güçlenmeye başlıyordu. Eylemler, müzikler, filmler sol dünya görüşünün güçlü enstrümanlarıyken dünyaya sağdan bakanlar da kendilerine özgün eylemler, müzikler, filmler üretmeye bu dönemde başlıyordu. Bunlar oluşan yeni kültürün temelleriydi. Milletimiz eski heyecanını arayacak ve bu heyecanı muasır dünyanın sunduklarıyla harmanlanmaya başlayacaktı. 

Televizyon en büyük zaferini 1990’lı yıllarda kazandı. Televizyon çocukları, yayınlanan programlar ve uluslararası kanal skalasıyla doymuştu. Bu çocuklar, evrensel kültürü kendi kültürleri halinde belleklerine tercüme etmeye başlamışlardı.1990’lı yılların sonlarına doğru bilgisayarların ve internetin oluşturduğu sanal ortam, televizyonun pabucunu dama atacaktır. Bu gücü de şüphesiz daha fazla seçme hakkı vererek elde edecektir.

1990’ların sonunda başlayan siyasi ve ekonomik krizler ile başörtüsü ve İmam Hatip liseleri gibi yasakların yeniden piyasaya sürülmesi, toplumumuzun büyük bir kısmının artık eğlenecek çok fazla bir yanının kalmadığını göstermekteydi. Artık mitinglerde boykotlarda gözyaşı daha yoğundu. Hep bir umut ile yasaklar lanetlendi ve her şeyin yeniden düzenleneceği inancı hep durdu içerlerde.

Gözyaşı, slogan, yürüyüşler. Diyeceksiniz ki eğlenmek ile ne alakası var bunların?Eğlenmekle değil eğlenememekle alakası var. İnsan özgür olduğunu hissettiği zamanlarda eğlenebilir.O günlerde özgür değildik belki bu günlerde de tam özgür değiliz benzer konularda.

Ama 1990’ların sonunda gittikçe azalan umutlar milenyumdan buyana günümüze kadar giderek artan bir umutla yer değiştirmeye başladı. Ve şüphesiz ikinci bir etken de yasakların geldiği yılları hatırlamayan nesil, öss kapılarına dayandı. Şüphesiz içlerimizden mutant kimlikler çıkacaktı. Çünkü yasağın ne olduğunu neyi savunduğunu bilmediği için bu yasağa katlanmak zorunda olanlar oldu. Üniversiteyi kazanmış olduğu halde üniversiteye gidemeyen insanlar bahar şenliklerini göremezken onlardan şenlikler düzenlemesini beklemek yanlış olurdu.  Mutant kimlikler demiştik içi boş  kalmasın. Konserlerde alnına sevdiği şarkıcının adının yazdığı bantı sararak göbek atan başörtülüyü mü bu kategoriye almalı, üniversite sınavını kazandığı için Reina’yı Laila’yı arkadaşlarıyla kendilerine kapatıp oralarda alkol kullanmadığını söyleyerek ertesi gün umreye gidenleri mi bu kategoriye almalı?Hangisini alırsak alalım, buna biraz empatiyle yaklaşarak onları da içimize alacak bir çember oluşturmalı ve gülerken de ağlarken de tek saf olabileceğimizi gösterebilmeliyiz.Unutmamak gerekir ki başına bant bağlayanlar daha önce miting meydanlarındaydı orada öğrenmişti başına savunduğu şeyin adını yazmayı. Bunu gittiği konserde de yapabileceğini düşünmesi çok zor bir hamle değil.Diğeri alkolün haram olduğunu öğrenmiş durumda bir kardeşimiz; ama alkolün adeta çay gibi midelere indirildiği bir ortamda bulunmanın zararı olmadığını düşündüğü için orada kalması tesadüf değil. Milenyumun sonrasındayız ekonomik gelişmeler olumlu yönde, hak ve özgürlükler yavaş yavaş artırılmaya başlanmış. Osmanlı’daki gibi kendi eğlence kültürümüzü düzenleyecek kurumlarımız tam anlamıyla yok belki. Fakat yaygınlaşan kültür merkezlerinde tiyatrolar, konserler, çeşitli faaliyetler düzenlenmeye başlanmış durumda. Her evde televizyonun yakınlarında birer bilgisayar bulunmakta. Televizyon kanalları arasında dini hassasiyetler taşıyarak yayın yapan kanallar da kurulmuş. İnternette aynı hissiyatı paylaşan binlerce site, portal, grup bulunmakta.Yani düşmanın silahıyla silahlanmak kabilinden çalışmalar var. Evet, uzaklardan sesler geliyor, bu kez ufku bölen toz bulutları yok. Ufku bölecek havai fişekler de olabilirdi ama çok havai olmaya da gerek yok. Sesler gittikçe yaklaşmıyor, biz seslere yaklaşıyoruz.2008 deyiz eğlence bizim bizzat gayemiz değil, o bizim başka bir yerdeki kardeşimizle kardeşliğimizi pekiştirmek için bir araç. Biz de kardeşlerimiz de dünyanın zevk ve eğlenceden ibaret olduğunun farkında. Bir işten başka bir işe koşuyoruz mutluluğumuz da üzüntümüz de bir.                                                                                                                               Sami Yaylalı(ilk kez Genç Dergide yayınlanmıştır) 

No responses yet

Nis 10 2008

NELER YAPTIM NELER:)

Published by admin under Fakir ve Ruznamesi

Bu hafta çok yoğun bir haftaydı. O yüzden pek yeni yazı ekleyemedim. Ama yaptıklarımı yazayım.

4Nisan=TİKA’ da teknik yardım uzmanı İhsan Bostancı Bey’in Afganistan İzlenimleri seminerine ADAM’da katıldım.

5Nisan=Doç. Dr. Mehmet Bulut’un Genç Müsiad’daki Ticaretin Tarihsel Ve Coğrafi Dinamikleri Konferansına katıldım

9Nisan= Server Vakfında gerçekleştirilen Şair Arif Ay’ın konuşmacı olarak katıldığı Şair Alaaddin Özdenören’i anma programına katıldım.

10Nisan= Mimarlığa Yarışanlar konferans dizisinin ilki olan Yüksek Mimar Cem Açıkkol Konferansına katıldım.

Umarım yazı ekleyemediğim için kızmamışsınızdır:)

No responses yet

Nis 05 2008

MAHALLİ BELGESEL

Published by admin under öykümsüler

Yaz sıcağının baş ağrıları ve iç bulantıları yaşattığı bir günde akşamın gelişi, evlerin önleri maşrapalarla yıkanmaya başlayınca anlaşılır. Öğle sıcağında top koşturan çocuklar tatlı su çeşmesinde güneş geçmiş başlarını ıslatırlar ama güneşi geçiremezler. Çareyi çeşmenin sol yanındaki söğüdün altına çömelerek bulurlar ılık rüzgâr yangınlarını alır gibi olur. Aynı rüzgâr, bir de yolun karşısındaki şantiyede yevmiyelerini almakta olan inşaat işçilerinin enselerini üfleyerek serinletir.

 

Mahalle, uzun yıllar hem aileler olarak hem de binalar olarak aynı kalmış hiçbir değişiklikle uğraşmamıştır. Yolun sonundaki büyük şantiyeden yayılan her kazma sesi mahallelinin kaylule uykusunu kaçırsa da inşaattaki tüm gelişmeler mahalleliyi cezp etmektedir. Şantiyeden mahalleye doğru yol boyunca bisikletçinin, yorgancının, bakkalın, terlikçinin ve muhtarın dükkânları sıralıdır. Her dükkânın mahalleye kattığı hava başkadır.

 

Bisikletçiyi delikanlılar doldurur. Motosikletlerinin bujisini tamir ettirmek ya da velespitin havası inen tekerine hava bastırmak bahanesiyle uğrarlar bu dükkâna. En hızlı uçuş denemeleri bu dükkânın önünde yapılır. En büyük kavgalar bu dükkânın önündeki kaldırıma kan dökmüştür geçmişte. Gençlerin deliren kanları ancak ezanın sesiyle teskin olur. Hepsi doğdukları günden beri abdestlidir. Değilseler de öyle denilir. Abdestsizim demek karizmayı yüz kilometre hızla duvara çarpmak demektir.

 

Ezan sesi duyulunca muhtarın dükkânına toplanan kalabalık birden şadırvana koşuşur. Hâlbuki az önceki siyaset ve memleket tartışmalarının harareti gündüzün sıcağını ikiye katlar derecededir. Yaklaşan seçimler, mahallelinin askerdeki evlatlarından geciken telefonlar, pkk terörü, Irak savaşı yani bilumum heybe de ne birikmişse hepsi konuşulur. Bu konuşmaların seslerini, kendilerine daha sonra dinletseniz hiçbirisi kendi sesi olduğunu kabul etmez.

 

Yorgancı dükkânı dolu olmaz hiçbir zaman ama kapısının önünden geçen genç kızlar vitrine yerleştirilmiş çeyizlik eşyalardan gözlerini alamazlar. Yorgancı da az sansar değil hani. Hep en pahalısından getirir eşyayı. Yorgancı bilir, onlar günün birinde mahallenin kızlarından birinin evini süsleyiverir.

 

Terlikçi diğer dükkânların sahiplerine inat bayandır. Dolayısıyla müşterileri mahallenin anneleri ve evde kalmış kızlarıdır. Bu dükkânın duvarları dile gelse mahallenin tüm dedikodularını bir nefeste sayıverir size. Hanım dükkân sahibi bu durumdan zaman zaman şikâyetçidir. Dükkân her gün dolmaktadır ama satışlar karın tokluğunadır. O şikâyet ettiğinde müşterilerin hepsi koyunlarında sakladıkları paraları çıkarırlar falan yerdeki akrabalarına terlik alırlar;ama ertesi gün o terliği kendileri giyerler.

 

Bakkalın müşterisi bu saatlerde sabittir. Mahallenin sıpaları onu boş bırakmaz. Yaşlı adamı parmaklarında oynatırlar. Babalarına dayata dayata para koparırlar onu da özlerine deymeyecek zıkkımlara yatırırlar. Bakkalın önünde paylaşamaz birbirlerine girerler. Evi kimin en yakınsa en çok o estirir rüzgârını diğerleri ona yumruk bile atamaz.

 

Bisikletçinin önünde çalışan mobilet marka motorlar, normal hızda giderken nerede tek başına ya da anasıyla yürüyen bir kıza rastlasa illaki ilgi çekecek bir şekilde ses çıkarırlar. Kız da normalde anasına ses çıkartmaktan korkarken orada bir şahlanır ki anası korkar hemen baş göz etmenin çarelerini arar. Ama bizim mobiletçiler fakirdir. Ne kız isteyecek akrabaları vardır ne de bir kızı mutlu edecek paraları. Sürekli cepten yeseler de baki kalan umutları vardır.

Mahallenin sonundaki şantiyenin mahallelinin umutlarında yeri olsa da bilirler mahallelerine akın edecek zenginlerin onların anılarına pusu kuracağını. Bisiklet dükkânına uğrayan gençler, zenginlerin dükkânlarında çalışmak isterler de bir daha hiçbir kızın böylesine kendilerini umursamayacağını düşünemezler. Terlikçisi, yorgancısı, muhtarı mesleklerini bırakıp apartmanın kapıcısı olmak için koşturacaklardır. Belki apartmanda yaşayacaklar belki paraları olacak ama hem apartmanın hem de paranın kölesi olacaklar.

 

Ve şantiyede çalışmakta olan genç amele, sigara kâğıdına yazdığı türküyü bağıra bağıra okuyarak mahallenin sonuna kadar yürüdü. “Evlerinin önü yoldur” türküsü mahallede birkaç kez daha duyuldu sonra bir daha duyulmaz oldu…

 İlk kez ÖLÇÜ kültür edebiyat ve düşünce dergisinde yayınlanmıştır.

One response so far

Nis 01 2008

Yıkılsın Kıraathaneler Açılsın Kitapkafeler

   

p1190004.JPG                          

                                     Orman değiliz artık milliparkız (İsmet Özel, M. F. Ö.)

Kıraathanelere bomba koyduk, yakında hepsi uçacak. Kıraathanelerin yerini kitapkafeler alacak. Güzel Türkçe’mizi koruyup kitapkafe diyeceğime “kıraatevi” ya da “kıraathane” demek isterdim ancak mekânı korumadıkça kelamı saklasak ne çare.  

Bugün Ankara’nın, İstanbul’un, Konya’nın bütün kıraathanelerini dolaştım ve bir tek kitap bulamadım.(Türk sanat musikisi gibi oldu;) Hepsinde en az birer tane suratında nike işareti gibi çizik olan adamdan vardı. Ellerindeki tespihlerin tanelerini çok hızlı çeviriyorlardı kıraathaneleri dolduran adamlar. Kalplerini açıp bakmadım ama dudak kıpırdatmayışlarından boşa çektikleri kanısına vardım. Bir yandan sigara tüttürüyorlardı ve bir yandan da içtikleri çayı beleşe getirmek için kâğıt oynuyorlardı. Onlara göre bu kumar değildi. Daha fazla zaman kaybetmeye tahammülüm olmadığından, gördüğüm ilk yüzünde nike işareti olan adama “Burada kitap bulunur mu?” diye sordum. Kimisi dükkânın (uğru kaçmasın diye!) duvarına astığı Kuran’ı Kerim’i işaret ediyordu kimisi de ellerini iki yana açıp maalesef burada kitap bulamazsın diyordu. Peki, o zaman burası neden kıraathane diye soramıyordum, dilim varmıyordu. Evet, buralarda kitap kalmamıştı. Kitabın bol olduğunu bildiğim kütüphanelere gitmeliydim. 

Kütüphanelerin altını üstüne getirdim. Kütüphanelerdeki insan sayısı kitap sayısıyla oranlanamayacak kadar azdı. Kütüphanelerde nike işaretli adamlar yoktu ama saçı başı ağarmış, Sürahi Nine’nin taktığı gözlükler gibi gözlüklerden takmasına rağmen hala okumaya aç teyzeler ve amcalar vardı. Gözleri gördükçe okuyacaklardı. Yaşıtlarımı aradı gözlerim pek azını seçebildim. Gittim birinin yanına: “Waldo sen neden buradasın?” dedim. Baktı yüzüme ve güldü. “Okumak için değil araştırmak için geldim buraya, birazdan diğer Waldo’larla kitap okuyacağımız yere gideceğiz.”der demez elimden tuttu ve çıktık kütüphanelerden. Bir kitapevine gideriz diye düşünmüştüm. 

Kitapevlerinin de son zamanlardaki halini az çok biliyordum. Sadece yazıp çizenler gelip gidiyordu. Birbirlerine kitaplarını imzalatıp peş peşe sigara, beş peşe çay içiyorlardı. Ellerinden geldiğince siyaset konuşuyorlar kimi zaman ise muhabbet, hafta sonu oynanacak maçların skor tahminlerine kadar geliveriyordu. Buralarda da tek tük gençler vardı. Lafım yok onlara onlar bir şeyler kapabilirmiyizin savaşını veriyorlar. Umarım bunda da başarılı olurlar. Fakat biz Waldo’yla birlikte kitapevine gitmedik. Biz kitapkafeye gelmişiz meğersem.  

Üzerinde kafe lafı yazınca insan içerde göreceği insanlara karşı bir ön yargı besleyip “ahanda şimdi kokakola ve hamburger çocuklarını göreceğim” diyesi geliyor. Fakat içeriye adımını attığımız anda ortamın hiç de öyle olmadığını fark ediveriyoruz. Biz Waldo’yla o gün iki tane kitapkafeye gidebildik, geriye kalanları akşama kadar kendim dolaştım. Waldo’yla gittiklerimizi anlatırsam daha iyi olacak. Ankara’da kitapkafe denilince ilk akla gelen yer Mekan. Sahipleri kıraatevi dese de biz bunu bir tevazu olarak görüyoruz. Kendisine kıraatevi diyen yerler ile burayı karşılaştırmak ne mümkün. Mekân bize kapılarını “Cennet mekanınız olsun” diyerek açıyor. Biz de buraya besmeleyle giren ilk insan olmadığımızı fark etmenin huzuru ve güveniyle içeri giriyoruz. Gözümüze çarpan ilk şey: Dergilik. Dergilere bakınca Genç’i de orada görmek gurur verici(ama çoğu zaman Genç’i göremezsiniz, beğenenler evlerine götürüyor galiba;) Sonra dergiliğin karşısında kitaplık var. Kemal Tahir’den Sezai Karakoç’a Necip Fazıl’dan Orhan Pamuk’a kadar her türlü yazarın kitabına ulaşabilirsiniz. Kitaplığın önündeki masalardan birine oturup sahlebinizi içerek kitabınızı okuyabilirsiniz. Denedim yazılar hep tarçın tadındaydı. Mekân’da sadece kitaplık yok tabiî ki. Hava karardığında dev bir kurbağa silüetinin belirdiği camın önündeki saz ve gitarı diğer insanlara rahatsızlık vermeyecek şekilde çalabiliyorsunuzJ Mekân’da Çarşamba akşamları söyleşiler düzenleniyor. Hakan Albayrak, Sadık Yalsızuçanlar,Ayhan Bilgen, Şaban Abak ve daha birçok yazar, düşünür, şair “semaya bakarak” aşındırdı Mekan’a çıkan o zorlu merdivenleri . Cemaat.com Ankara’daki toplaşmalarını genelde Mekân’da düzenliyor. Hakan Arslanbenzer Cuma akşamları şiir toplantıları yapıyormuş. Mekân sıcak günlerde şüphesiz daha bir güzel. Terasta Ankara manzaralı çay ve kitap keyfi kolay bulabileceğiniz bir şey değil doğrusu. Mekân’da bir şey yemek isterseniz o da var. Gül böreği benim favorimdir. Satranç gibi vaktinizi çalsa da aklınıza katkıda bulunacak oyunlar da mevcut Mekan’da. Ve böyle güzelliklerine özelliklerine hayran kala kala çıkıyoruz Mekân’dan. Gelelim Nun kitapkafeye.

Nun kitapkafe Konya’da çok merkezi bir yerde. Girişinde dikkatinizi çekmemesi imkânsız olan bir şey var. Malik El Şahbaz(Malcolm x) resmi ve sözleri. Nun, Mekan’a göre kitap konusunda daha zengin. Kitaplıklarında birçok yazarın külliyatı var. Gelenlerin sayısı da çok fazla. Sezai Karakoç okuyan, İsmet Özel’in düşüncelerini tartışan gençlerle dolup taşıyor Nun kitapkafe. Nun’da da söyleşilerin düzenlendiğini duydum ancak henüz hiçbirine katılabilmiş değilim. Konya’da önemli yazarlar var; İbrahim Demirci, Mehmet ve Abdullah Harmancı, Mustafa Özçelik… Onların da böyle yerlere uğradığını arada duyuyorum. 

Mekân ve Nun gibi kitap kafeler yeni yeni diğer şehirlerde de açılmaya başladı. İstanbul’da Cağaloğlu ve Taksim gibi yerlerde zaten uzun sureden beri kitapkafeler var. Şüphesiz bu kitapkafeler ihtiyaca binaen açılıyor. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olduğunu çokça duymuşluğumuz vardır ancak kahvehanelerin hatırı gerçekten doldu. Sağa sola ağzı köpürerek küfreden adamlardan, daha fazla boş muhabbet ve elleri biraz daha iskambil kâğıdına değsin isteyen adamlara kadar hepsinden kına geldi. Yolda görsek bakmayız hiçbirine. Ve öyle insanların çocuklarını gördükçe içimiz cız eder. Herkes gençlere yüklenmeyi kendine görev edinse de bir toplum bilmelidir ki gençlerin de eğer bir problem varsa sorumlusu toplumun kendisidir. ”Küresel dünya, küresel life” deyip işin içinden çıkmak kolay. Kitapkafe gerçeğinin arka planında şu var: İnsanlar aynı anda birkaç şeyi yapmak istiyor. Alışveriş merkezleri sinemalarla, kitapçılar kafelerle, büfeler gazete bayiliği ile ayakta durabiliyor. Müzelerde çocuk oyun alanları bile konuyor. Genç’i okuyanlar Cafcaf’ı da ısrarla istiyor;) 

One response so far

Nis 01 2008

Doğum Günlerimiz

Published by admin under Fakir ve Ruznamesi

Benim doğum günüm nüfus kağıdımda 30 Mart gözüküyor. Ancak annem 31 Mart, babamsa 1 Nisan olduğunu söylüyor.Hangisinin olduğu önemli değil.Partidir pastadır isteyen de yok zaten. Sadece siz dostlarımdan dua bekliyorum.

No responses yet