Archive for the 'genç' Category

Haz 12 2008

Sözlükçü Milletiz

Published by admin under Fakir ve Ruznamesi, genç, Önemli

 

Ben cümle mühendisi,
Sen kaçak avcı,
O, benciliyete yenik düşmüş ısrarkeş
(Sagopa Kajmer)
Bu yıl Çin de Fare yılıymış kime ne? Biz UNESCO’nun dediğine bakarız. Bu yılı UNESCO Kaşgarlı Mahmut yılı ilan etti. Ortaokul yıllarında hababam sınıfındaki kel Mahmut’la karıştırdığımız bu büyük insan Dîvânü Lugati’t-Türk’ün yazarıdır. Dîvânü Lugati’t-Türk, dilimizde yazılmış ilk sözlüktür. UNESCO durup dururken niye Kaşgarlı Mahmut yılı ilan etti demeyin. Kaşgarlı Mahmut’un doğum yılı 1008, yani bundan tam bin yıl öncesi. Hani sorulur ya 1000 yıl geçti ne değişti diye. Biz de sorduk kendimize 1000 yıl sonra ne değişti?

Değişen birçok şey var elbette ama değişmeyen şeyler de var. Hala sözlük yazmaya çalışıyoruz mesela.
—Kim çalışıyor?
—Gençler.
—Nerede?
—Ekşi Sözlük, Anti Ekşi Sözlük, Uludağ Sözlük, İTÜ Sözlük, Ezik Sözlük, Otomatik Portakal, Vampircik, Limon Sözlük, Zamane Sözlük, Korsan sözlük, İslami sözlük, Beyaz Sözlük ve daha nicelerinde…
—Niye kardeşim bu kadar sözlük bir tanesi neyinize yetmiyor?
—Kardeşim biz kendimizi tanımlıyoruz kendimizi ifade etmenin savaşını veriyoruz. Bu savaşı vermezsek birileri bizim yerimize tanımlıyor her şeyi.

Hadi tanımla o zaman Genç nedir mesela?
— Genç: Hayattaki hayal kırıklıklarını en yoğun yaşayandır. Metrekareye 20lt hayal kırıklığı düşer bu dönemde. Daha sonra onlarla yaşamayı öğrenirsin ve artik gençliğin tadını çıkartırım dersin, bu kez de gençlik gitmiştir. Yok, yani etrafımdakilerden biliyorum ben, yoksa haala boğuşuyorum hayal kırıklıklarıyla.(Ekşi sözlük)

—Peki, bu gençler ne yer ne içer ne izlerler?

—Gençler “Aç mısın tok musun” yarışmasını izler o yüzden bir şey yiyemezler
— O ne yarışması öyle?
—“Var mısın yok musun” yarışmasına alternatif yarışmadır.
“20 numaralı tencereyi açtırmasan çok iyiydi. Istakozu kaybettin. Şimdi Hamdi Bey’in pilav üstü kuru teklifine aç mısın tok musun?
—Hamdi Bey’e teşekkür ediyorum ama tenceremi merak ediyorum. Tokum Acun Bey.”gibi “Var mısın yok musun” yarışmasına alternatif diyalogların geçtiği yarışmadır(Uludağ Sözlük)

—Peki, bu gençler Ne okurlar?
—Yabancı dilde kitap okurlar yabancı dilde rüya görürler(Korsan Sözlük)

—Kim okutturuyor bu kitapları?
—Asım Gültekin
O kim?
— Kitap okumazsanız hakkımı helal etmem diyen, adam gibi adam.(Ekşi sözlük)

—Peki, sen en son kimin kitabını okudun bakalım?
—Murat Menteş’in Dublörün Dilemma‘sını okudum
—Hım Murat Menteş’i ben de severim. Ziyadesiyle mütevazı bir insan, yani sen o kadar aş coş, sonra gel Pertevniyal Lisesine, ergen veletlere Yusuf kıssasını, Köroğlu’nu Karacoğlan’ı anlat, Osmanlıda esnaf etiğinden dem vur, harikulade bir insan, deli bir abi… Yani hepimiz onu örnek almalıyız, valla bak abartmıyorum,Murat Menteş enstitüsü kurulmalı, bu adam nasıl böyle aştı, coştu diye araştırmalıyız. (İtü sözlük)

—Tabi araştırmalıyız da efsane yazarlar da var bu sözlüklerde. Mesela sen Qazaq’ı bilir misin?
—Uçurulduktan sonra geri dönmeyi başaran sözlüğün takip edilesi yazarlarından değil mi?(ekşi sözlük)
—Canım, orasını herkes bilir gerçekte Qazaq’ın kim olduğunu biliyor musun?
—Gerçek Hayat dergisi yazarlarında Jerfi Qazaq değil mi işte?
—Evet, de o müstearı sonuçta ben asıl adını sordum?
—Peki, araştırayım bakalım kimmiş.
—Senin daha çok araştıracağın şey var bunların hiçbiri normal sözlüklerde yazmaz işte.
—İyi güzel de sen çakma yazarlık yapıyorsun?
—Nasıl Yani?
—Kendin bir şey yazmayıp doldurdun yine bu sayfayı. Senin gibilere çakma yazar denir yani resmi olarak yazarlık görevi üstlenen fakat özgün bir şeyler yazamayan asıl görevi copy paste klanını yönetmek olan yazardır.(limon sözlük)
—Al işte sen de çakma yazarlık yaptın:)
—Sen gül bakalım ben de pek yakında kendi sözlüğümü kurup senin adına binlerce “entry” yazacağım ve sözlüğüm “youtube”dan bile daha çok kapatılacak. Ben bıkmak bilmeden hakkında “entry” yazacağım. Seni sevmeyen bütün “suser”ları toplayacağım.
—Hadi bakalım klavyenden geleni ardına koyma… Ama şunları da unutma e-sözlük kültürü fastfoodlara benzer hızlıdır doyurucudur ama sağlıklı değildir. İnsanlar e-sözlükleri doğrudan bilgi edinmektense, farklı insanların bir konuda düşündüklerini öğrenmek için kullanır. E-sözlüklerde (t)üretilen sözcükler, cümleler halkın arasında daha çabuk yayılır ve kullanımı daha kolaydır. E-sözlüklerin dengelemesi gereken iki konu var: İlki spekülasyon yani yeterince bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, fikir geliştirmek. İnsanlara bu hakkı vermezsen eğlenemezler, ama bunun dozajı arttıkça okumaya değer konular, yazılar azalır. Diğer konu; bilgi yığınları içinde kaybolmanı önleyecek, özetleyici, yönlendirici, tecrübeye dayalı nitelikli bilgilere ulaşma sorunu. E -sözlüklerin en cazip yanı, bu tarz bilgiyi doğrudan veren ya da ulaşmanı kolaylaştıracak “Sağlam entry”ler barındırması

Not: “Sözlükçü milletiz” yazısının yazarı da bu aylık telif haklarını Michael Jackson’a devretmiştir. Bu yazıyı kaynak belirtmeden forumlarda mail gruplarında bloglarda Genç gönüllü faaliyetlerinde kopi pest yapanlar pespayedir hemzemindir düz ovacıdır Hıncal’dır Uluç’tur) (bu da ekşi sözlükten alıntı ama çaktırmayın.

Bidaha not: Yazıya fikri katkılarından ötürü Ayşegül Genç ve Ahmet Akyol’a teşekkür ederim
En son not: Gençsözlük pek yakında aramızda…

GENÇ dergi ve www.cemaat.com da yayımlanmıştır.

No responses yet

May 12 2008

Rasim Özdenören’e Genç ziyareti

Published by admin under genç

p5090007.JPG

Geçtiğimiz cuma gecesi saat 23:30da Rasim Baba’nın evine gittik. Ekip’de kimler vardı derseniz: M.Lütfi Arslan(Genç Dergisi Editörü), Asım Gültekin(Cafcaf Dergisi editörü) Mustafa Kaman(Ölçü Dergisi Yazarlarından), Mustafa Özcan( Ölçü Dergisinin danışmanlarından) ve fakir.

Rasim Abi ile Türk Dil Kurumundan Türkçe’yi en güzel kullanan yazar ödülü  ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Çankaya Köşkünde edebiyatçılara verdiği yemek üzerine konuştuk.

Ayrılırken de Genç dergimizden ve Ölçü dergimizden hediye ettik.

2 responses so far

May 10 2008

Ne Çalalım Ağbi?

Published by admin under genç, müzik, sanat

 

Öyle şarklı gibi yerde oturup türkü çalıp söylemek yasak!!!
(Sinan Çetin’in “Mutlu Ol” kısa filminden)

Metro alt geçidinde yürürken tren seslerini bastıran bir ses, kulağımdan tutup beni kendine çekiyor. Uzaktan olduğu kadar yanında da hoşuma gidiyor kavalın sesi. Kavalı çalan fötür şapkalı amca: “Memleketi çalıyorlar biz de kendi çapımızda kaval çalıyoruz bunu da çalamayacaksak ne çalalım?” diyor. Önce amcanın yüzüne bakıyorum ve amcayı söylediği sözlere pişman edecek kadar tahrik gücü yüksek cümlelerimi kendime saklayarak gülümsüyorum. Sonra tebessümümün amcanın surlarında açtığı gediğe güvenerek “İçi boş bir şapkayı binaenaleyh kırk yıl taşımaktansa” Hoca Nasreddin hesabı “Göle maya çalmayı” denemesini söylüyorum. Amca bir anda gözlerini yüzüme dikecek oluyor ama ben sahneye şapkasız çıkmış Mazhar Alanson edasıyla terk ediyorum metro alt geçidini. Kuş cıvıltıları arasında ıslık çalmadan ama çaldığımı varsayarak yola koyulmuş gidiyorum.

Yolda tanıdık bir sima karşıma çıkıyor. İran’lı arkadaşım, sırtında keman çantasıyla yaklaşıyor. Birlikte görüşüp halleştikten sonra kemandan sıkıldığını yeni bir şeyler çalmak istediğini söylüyor. Ne çalması gerektiğini de bana soruyor. Herkese aynı cevabı vermek olmaz. Kendisine önce Farid Farjad’dan Shahram Nazeri’den Hayedeh’ten Golpa’dan bahsediyorum. Ki bu saydıklarımın bizzat hayranıdır kendisi. Dostumun birçok vasfı var. Mesela hem dağcı hem kemancı olduğu için kendisine dağdaki kemancı diyoruz. Zaten everestin tepesinde keman çalma hayali var ama tellerin donmasından korkuyor. Onu kemandan böylesine caydıran şey tar hakkında okumuş olduğu bir yazı. Yazıda “Tarı genelde müzisyenler bel bölgesinde çalarlar fakat İranlı müzisyenler kalp bölgesinden çalar. Bunun sebebi de gönülden çalmalarıdır.” Şeklinde geçiyor mevzu. O bu yazıdan bahsedince ben de takılmadan edemiyorum. “Tar” çalmaya başlarsan yeni lakabın hazır, artık sana “Tarzan” diyeceğiz diyorum. Gülümsüyor.

Yol boyunca iki arkadaş daha bize katılıyor. Boy boy dizilmiş gibi bir halimiz var. Bizi böyle yürürken gören adamın iyi niyetlisi bize “Daltonlar” diyebilir. Ya kötü niyetliyse! “Bremen mızıkacıları” demesi işten bile değil. Muhabbet müzik olunca herkesin konuşacak bir şeyleri vardır. Bizim arkadaşlar da bu konuda maharetli insanlar. Her birinin tıngırdattığı bir şeyler var. Hem yürüyüp hem konuşuyoruz çevremizdeki insanların dikkatini her ne kadar istemesek de çekiyoruz.

Arkadaşlardan birisi gitar çalmaya başlamış, önce belediyenin açtığı gitar kursuna gitmiş. Kursta tek erkek olduğu için sıkılmış ve bırakmış kursu. Şimdi youtube da Öner Yavuz’un videolarından gitar çalmaya çalışıyormuş. Çok verimli olmasa da bir şeyler çalabiliyorum diyor. Diğer arkadaş Azeri “Ben de yan flüt çalıyorum” diyor. Yan yan bakıp gülümsüyoruz.

Müzikten bahsederken şikâyetler de bitmiyor. Ama herkes aynı şeylerden şikayetçi. “Bir zamanlar sadece biz dinliyorduk Erkan Oğur’u şimdi herkes dinliyor”,“Kıraç’ın yalan şarkısının girişini tıngırdatabilen herkes gitarcı sanıyor kendisini.”,“ Mevlana yılında kimse mesnevi okumuyor herkes ney çalmaya çalışıyor” dilimizden düşürmediğimiz cümleler. Aramızdan biri “Orijinal bir şeyler çalmalıyız mesela ne çalabiliriz?”diyor. Öneriler uçuşuyor. Göksel Baktagir gibi kanun çalalım, Cemil Bey gibi tambur çalalım, Derya Türkan gibi kemençe çalalım hiçbir şey yapamazsak gidelim Hüsnü Şenlendirici gibi klarnet çalalım. Baktık olmuyor Fazıl Say gibi çeker gideriz! Gaza gelmiş konuşurken: “Fazıl Say gitti mi ki?” diyor biri. Gülümsüyoruz.

Abi yapılabilecek en orijinal şeyi yaptılar, arabeskle flamenkoyu birleştirip bütün evlerin önüne boyalı direk diktiler. “Daha orijinal ne yapabiliriz?” diyorum. İranlı arkadaşım atılıyor. “Vargan çalalım” diyor. Vargan nedense bana Japonca bir kelime gibi geliyor böyle bir anda duyunca. Ama hatırlıyorum Bulat Gafarov isminde bir müzisyen modern etnik müzik adı altında vargan, dümbek, violin eşliğinde müzik yapıyor. Yani “Vargan çalmak da orijinal değil maalesef” diyorum. Buzukiyi Orhan çalıyor, Santuru biz çalmasak da bütün İran çalıyor çalacak bir şey kalmadı diyoruz birbirimize bakarak. Ne çalalım ağbi sorusu kafamızı kurcalıyor. Sanki her zaman bir şeyler çalıyormuşuz gibi. Gel yarenim “Yaren” çalalım diyorum. “Ne yaren mi?” diyor içlerinden biri. Evet yaren. Yaren’i Özay Gönlüm çalardı o da 8 yıl önce öldü çalan başkasını bilmiyorum. Önümüze gelen tüm müzik aletleri satan dükkânlara yaren soruyoruz. Dükkân satıcıları önce “Ney” diyor. İçimizden “Ney değil zurna” demek geçse de söylemiyoruz. Hiçbir dükkânda bulamıyoruz yareni. Kaç tane orijinal adam var bizimkiler gibi. Bazen geyik de yapıyoruz. Aynı dükkâna ikişer dakika arayla girip yaren soruyoruz. Adamlar “Şaka mı bu?” diyorlar. Biz de gülümsüyor ve yola devam ediyoruz.

Dört kafadardan Azeri olanı elimdeki kitabı istiyor, veriyorum, bakıyor kitaba. Kitabın adı dikkatini çekiyor. “Ben Sen Oğ” böyle bir şarkı yapalım, youtube’ a atalım, öztürkçe olsun sadece Türk müzik aletleri çalarız. Yaren de çalarız ne dersiniz? Diyor. Tabiî ki Söz: Hüseyin Rahmi Göktaş Müzik: Modern Etno Dörtlüsü Yapımcı Firma: Kızılay Kaldırımları olur diyorum yine gülümsüyoruz.

Muhabbete dalmış bir hal içinde Orhan Kandemir’in 1971 dükkânının önüne gelmişiz. 1971 bana enteresan bir dükkân olarak gelmiştir hep. İçine koca bir dünyayı sığdırmış Orhan Abi. Kitaplar, dergiler, çalan enteresan müzikler, garip portreler, oyuncaklar, küçük biblolar… 1971 yi görünce aylar önce Kül Öykü gazetesinde yayımlanan Orhan Kandemir’in Kızılay’da siyahî müzisyen Miles Davis ile çektirdiği fotoğraf aklıma geldi. Miles Davis trompet çalardı. Günter Grass’ın da Teneke Trampet diye bir kitabı vardı. Garip anılar içerisinde ekran buğulanıyor belli belirsiz gülümsüyorum.

Aklımın içinde müthiş bir orkestra var.(Elif Şafak’ın Siyah Süt romanındaki küçük kadınlar gibi) Orkestranın neresinde durmalıyım? Zihnimin kemiricileri farklı tellerden çalma inadını sürdürüyor. Beynim uzaktayken arkadaşlar bağlama saz konusunu açmışlar bile. Ahmet Koç’tan Arif Sağ’dan bahsediliyor. İlk olarak Eurovision yarışmasında tanıdığımız ve birçok Yabancı - Türkçe şarkıyı bağlamayla çalarak yeni bir tarz oluşturan Ahmet Koç, son olarak Sinan Çetin’in çektiği “Mutlu Ol Bu Bir Emirdir” kısa filminde oynayarak müziğini diğer sanat alanlarıyla da harmanlamaya başladı. Hani İskender Pala için divan şiirini sevdiren adam deniliyor ya Ahmet Koç da bağlamayı sevdiren adam olarak akıllara kazınmalıdır bence. Bunları söylediğimde bizim arkadaşlar da katılıyorlar söylediklerime. Yıllar önce Selda Bağcan’ın Almanya’da binlerce bağlama eşliğinde verdiği konser Guinnes rekorlar kitabına geçmişti. Bizimkiler de böyle marjinallikler peşindeler. Orijinal bir şeyler bulur muyuz bilemiyorum. Bu düşünceler içinde gruptan ayrılıyorum yolum müzikten hiç bahsedilmeyeceğini düşündüğüm bir yere sürüklüyor beni.

Server vakfından içeri giriyorum. Alaaddin Özdenören’in şiiri üzerine Şair Arif Ay bir konferans verecek. Konferans vaktine daha var. Koltuklardan birine geçip oturuyorum elimde not defteri piyanoyu andıran “Popüler kültür merkezi” motifleri çiziyorum. Birkaç koltuk arkamda bir yaşlı amca ve bir genç konuşuyorlar.

—Bağlama çalmaya devam mı?
— Arada
—Bu iş süreklilik ister, aşk ister. Neşet Ertaş’a sormuşlar, Orhan Hakalmaz senin çaldığın türkülerden çalıyor beğeniyor musun diye. Neşet Ertaş sanki soruyu bekliyormuşçasına “Orhan Hakalmaz bağlamadan ses çıkartıyor sadece. Ben o türküleri yüreğimin sesiyle çalıyorum” diye cevap veriyor Neşet’in dediği gibi notaya bakarak çalınmaz notayla ancak ses çıkartılır. Eğer çalmak istiyorsan yürekten, aşkla çal. Havai sebeplerle çalmaya kalkarsan o seni çalmaya başlar!!!

İşte “Ne çalalım ağbi?” sorusu amcanın sözlerinde böyle cevap buluyor. Beynimin kemiricileri beyaz bayraklar sallayarak kayboluyorlar. Siyah Süt etkisini kaybediyor, Suskunlar geliyor kapak resmiyle. Radyo’yu açıyorum Marmara fm’de bir reklâmda “Gitar çal, ney çal, ne çalarsan çal sen çalarken yanında kalabilenler gerçek dostlarındır” sözleri geçiyor gülümsüyorum…

Not: Bir kısmı ilk kez Genç dergide yayımlanmıştır.

One response so far

Nis 01 2008

Yıkılsın Kıraathaneler Açılsın Kitapkafeler

   

p1190004.JPG                          

                                     Orman değiliz artık milliparkız (İsmet Özel, M. F. Ö.)

Kıraathanelere bomba koyduk, yakında hepsi uçacak. Kıraathanelerin yerini kitapkafeler alacak. Güzel Türkçe’mizi koruyup kitapkafe diyeceğime “kıraatevi” ya da “kıraathane” demek isterdim ancak mekânı korumadıkça kelamı saklasak ne çare.  

Bugün Ankara’nın, İstanbul’un, Konya’nın bütün kıraathanelerini dolaştım ve bir tek kitap bulamadım.(Türk sanat musikisi gibi oldu;) Hepsinde en az birer tane suratında nike işareti gibi çizik olan adamdan vardı. Ellerindeki tespihlerin tanelerini çok hızlı çeviriyorlardı kıraathaneleri dolduran adamlar. Kalplerini açıp bakmadım ama dudak kıpırdatmayışlarından boşa çektikleri kanısına vardım. Bir yandan sigara tüttürüyorlardı ve bir yandan da içtikleri çayı beleşe getirmek için kâğıt oynuyorlardı. Onlara göre bu kumar değildi. Daha fazla zaman kaybetmeye tahammülüm olmadığından, gördüğüm ilk yüzünde nike işareti olan adama “Burada kitap bulunur mu?” diye sordum. Kimisi dükkânın (uğru kaçmasın diye!) duvarına astığı Kuran’ı Kerim’i işaret ediyordu kimisi de ellerini iki yana açıp maalesef burada kitap bulamazsın diyordu. Peki, o zaman burası neden kıraathane diye soramıyordum, dilim varmıyordu. Evet, buralarda kitap kalmamıştı. Kitabın bol olduğunu bildiğim kütüphanelere gitmeliydim. 

Kütüphanelerin altını üstüne getirdim. Kütüphanelerdeki insan sayısı kitap sayısıyla oranlanamayacak kadar azdı. Kütüphanelerde nike işaretli adamlar yoktu ama saçı başı ağarmış, Sürahi Nine’nin taktığı gözlükler gibi gözlüklerden takmasına rağmen hala okumaya aç teyzeler ve amcalar vardı. Gözleri gördükçe okuyacaklardı. Yaşıtlarımı aradı gözlerim pek azını seçebildim. Gittim birinin yanına: “Waldo sen neden buradasın?” dedim. Baktı yüzüme ve güldü. “Okumak için değil araştırmak için geldim buraya, birazdan diğer Waldo’larla kitap okuyacağımız yere gideceğiz.”der demez elimden tuttu ve çıktık kütüphanelerden. Bir kitapevine gideriz diye düşünmüştüm. 

Kitapevlerinin de son zamanlardaki halini az çok biliyordum. Sadece yazıp çizenler gelip gidiyordu. Birbirlerine kitaplarını imzalatıp peş peşe sigara, beş peşe çay içiyorlardı. Ellerinden geldiğince siyaset konuşuyorlar kimi zaman ise muhabbet, hafta sonu oynanacak maçların skor tahminlerine kadar geliveriyordu. Buralarda da tek tük gençler vardı. Lafım yok onlara onlar bir şeyler kapabilirmiyizin savaşını veriyorlar. Umarım bunda da başarılı olurlar. Fakat biz Waldo’yla birlikte kitapevine gitmedik. Biz kitapkafeye gelmişiz meğersem.  

Üzerinde kafe lafı yazınca insan içerde göreceği insanlara karşı bir ön yargı besleyip “ahanda şimdi kokakola ve hamburger çocuklarını göreceğim” diyesi geliyor. Fakat içeriye adımını attığımız anda ortamın hiç de öyle olmadığını fark ediveriyoruz. Biz Waldo’yla o gün iki tane kitapkafeye gidebildik, geriye kalanları akşama kadar kendim dolaştım. Waldo’yla gittiklerimizi anlatırsam daha iyi olacak. Ankara’da kitapkafe denilince ilk akla gelen yer Mekan. Sahipleri kıraatevi dese de biz bunu bir tevazu olarak görüyoruz. Kendisine kıraatevi diyen yerler ile burayı karşılaştırmak ne mümkün. Mekân bize kapılarını “Cennet mekanınız olsun” diyerek açıyor. Biz de buraya besmeleyle giren ilk insan olmadığımızı fark etmenin huzuru ve güveniyle içeri giriyoruz. Gözümüze çarpan ilk şey: Dergilik. Dergilere bakınca Genç’i de orada görmek gurur verici(ama çoğu zaman Genç’i göremezsiniz, beğenenler evlerine götürüyor galiba;) Sonra dergiliğin karşısında kitaplık var. Kemal Tahir’den Sezai Karakoç’a Necip Fazıl’dan Orhan Pamuk’a kadar her türlü yazarın kitabına ulaşabilirsiniz. Kitaplığın önündeki masalardan birine oturup sahlebinizi içerek kitabınızı okuyabilirsiniz. Denedim yazılar hep tarçın tadındaydı. Mekân’da sadece kitaplık yok tabiî ki. Hava karardığında dev bir kurbağa silüetinin belirdiği camın önündeki saz ve gitarı diğer insanlara rahatsızlık vermeyecek şekilde çalabiliyorsunuzJ Mekân’da Çarşamba akşamları söyleşiler düzenleniyor. Hakan Albayrak, Sadık Yalsızuçanlar,Ayhan Bilgen, Şaban Abak ve daha birçok yazar, düşünür, şair “semaya bakarak” aşındırdı Mekan’a çıkan o zorlu merdivenleri . Cemaat.com Ankara’daki toplaşmalarını genelde Mekân’da düzenliyor. Hakan Arslanbenzer Cuma akşamları şiir toplantıları yapıyormuş. Mekân sıcak günlerde şüphesiz daha bir güzel. Terasta Ankara manzaralı çay ve kitap keyfi kolay bulabileceğiniz bir şey değil doğrusu. Mekân’da bir şey yemek isterseniz o da var. Gül böreği benim favorimdir. Satranç gibi vaktinizi çalsa da aklınıza katkıda bulunacak oyunlar da mevcut Mekan’da. Ve böyle güzelliklerine özelliklerine hayran kala kala çıkıyoruz Mekân’dan. Gelelim Nun kitapkafeye.

Nun kitapkafe Konya’da çok merkezi bir yerde. Girişinde dikkatinizi çekmemesi imkânsız olan bir şey var. Malik El Şahbaz(Malcolm x) resmi ve sözleri. Nun, Mekan’a göre kitap konusunda daha zengin. Kitaplıklarında birçok yazarın külliyatı var. Gelenlerin sayısı da çok fazla. Sezai Karakoç okuyan, İsmet Özel’in düşüncelerini tartışan gençlerle dolup taşıyor Nun kitapkafe. Nun’da da söyleşilerin düzenlendiğini duydum ancak henüz hiçbirine katılabilmiş değilim. Konya’da önemli yazarlar var; İbrahim Demirci, Mehmet ve Abdullah Harmancı, Mustafa Özçelik… Onların da böyle yerlere uğradığını arada duyuyorum. 

Mekân ve Nun gibi kitap kafeler yeni yeni diğer şehirlerde de açılmaya başladı. İstanbul’da Cağaloğlu ve Taksim gibi yerlerde zaten uzun sureden beri kitapkafeler var. Şüphesiz bu kitapkafeler ihtiyaca binaen açılıyor. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olduğunu çokça duymuşluğumuz vardır ancak kahvehanelerin hatırı gerçekten doldu. Sağa sola ağzı köpürerek küfreden adamlardan, daha fazla boş muhabbet ve elleri biraz daha iskambil kâğıdına değsin isteyen adamlara kadar hepsinden kına geldi. Yolda görsek bakmayız hiçbirine. Ve öyle insanların çocuklarını gördükçe içimiz cız eder. Herkes gençlere yüklenmeyi kendine görev edinse de bir toplum bilmelidir ki gençlerin de eğer bir problem varsa sorumlusu toplumun kendisidir. ”Küresel dünya, küresel life” deyip işin içinden çıkmak kolay. Kitapkafe gerçeğinin arka planında şu var: İnsanlar aynı anda birkaç şeyi yapmak istiyor. Alışveriş merkezleri sinemalarla, kitapçılar kafelerle, büfeler gazete bayiliği ile ayakta durabiliyor. Müzelerde çocuk oyun alanları bile konuyor. Genç’i okuyanlar Cafcaf’ı da ısrarla istiyor;) 

One response so far

Mar 07 2008

Kin/mler arası diyalog!?

Published by admin under genç

Fatma Nine

NEDEN SEBEP?( Ulak filminden)

On beş yıl önce yayınlanmaya başlayan Siyaset Meydanı isimli tartışma programı, on beşinci yılındaki ilk programını başörtüsü yasakları konusuna ayırdı. Popülerliğinden değil, bu konuda aynı ülkenin vatandaşı olmasına rağmen aynı kültürü aynı ideolojiyi paylaşmayan insanların tavırlarını merak ettiğim için izledim Siyaset Meydanı’nı. Yıllardır devam eden bu program lafla dövüş sanatını icra edenlerin gösterisi niteliğinde. Ancak bu kez programın sunucusu Ali Kırca, programa katılanlara bir şov düzenlemişti. Bir onur ödülü verilecekti. Bu ödüle, Çanakkale savaşını görmüş ve bu savaşta babasını vatana şehit vermiş olan Fatma Nine’yi layık görmüşlerdi. Devletin verdiği şehit ailesi maaşını reddeden Fatma Nine, ekranda gösterildiği anda programa katılıp başörtüye karşı fikirlerini sergileyecek olanları nakavt etmişti. Çünkü o bir başörtülüydü ama sırf başımda bulunsun diye örten bir başörtülü değil, saçının tek telini göstermeyecek kadar hassas ve gözü yaşlı. On beş yıl önce saçları simsiyah olan Müjdat Gezen’in şimdi bembeyaz olan saçlarıyla yine on beş yıl önce saçları bembeyaz olan Zekeriya Beyaz’ın kapkara olan saçları asla Fatma ninenin saçları kadar şanslı değildi. Dini konularda ilk önce Zekeriya Beyaz’ın görüşlerine yer verilir bu ülkede halbuki adamın görüş açısının kısıtlı olduğunu sıradan bir doktora sorsanız bile söyleyebilir, illaki göz doktoruna gitmeye gerek yok. İşte Zekeriya Beyaz’ın ilk şovunu bu programda yaptığını hatırlatıyor Ali Kırca. Göz ve söz aldatmacasıyla insanların beynini nasıl yıkadığını söylemesine gerek yok biz zaten biliyoruz. Ancak başörtüsü konusu hakkında görüşleri sorulduğunda hiçbir şey bilmediğini itiraf ederek (itiraftan ziyade umursamazlık da olabilir) internette arattığını ve türbanın ilk kez Lübnan da kullanıldığını söyleyerek başörtünün aslında insan kaynaklı bir kural olduğunu söyleyebilecek kadar cüretkâr şarkıcılar Fatma Nine’yi görmezden gelemezdi.

Siyaset meydanında ne olup bittiğinin bizi ilgilendiren tarafı bu kadar, daha fazlasını merak edenler programı tekrar tekrar izleyebilirler. Biz kendi konumuza /konumumuza dönelim yani yasağın konulduğu ülkede yaşayan herhangi bir genç olalım şimdi. Ve düşünelim, okullarda neler yasaklanıyor neler yasaklanmıyor.

Sigara: Yasak olduğu söyleniyor ama sınıfta sigara içen hocalarımız bile var. Hatta “burada sigara içmek yasaktır” yazısında gördüğü her noktaya, biten sigarasının ucunu yapıştırarak aklı sıra espri yeteneğini konuşturan arkadaşlarımız da var. Pipoyla dolaşıp tütünün sağlığa zararlı olmadığını söyleyerek bizleri pasif tiryaki yapan hocalarımız bile var.

Alkol: Bunun tamamen yasak olduğu söylenmesine rağmen akşam saatlerinde odasına girdiğimiz profesörlerimizden sarhoş olduğu için nara atanlarını da gördük. Onlardan bugünlerde “üniversitelerde başörtüsüne karşıyız” naralarını televizyon radyo gazete gibi basın organlarında sıkça işitiyoruz. Yılbaşı akşamları okulda sabahlayanlar zinde kafalarıyla mı duyuru panolarının camlarını kırarlar?

İlişkinin her türlüsü: Kız erkek ilişkilerinin haddini hesabını tutmak zaten mümkün değil. Okulun kantininde s. marka gazozun reklâmında şöyle yazıyor “Bu kantindeki herkes sevgilinden gözlerini ayıramıyor”. Ama erkek-erkeğe kız-kıza birlikteliği teşvik eden resmiyette gizli faaliyette ayan beyan olan topluluklar da var.

Doğru, niye sayıyorum ki bunları? Sağlığa zararının tıp tarafından ispatlandığı bunca şey kâğıt üzerinde yasak olduğu halde görmezden gelinirken bir metrelik örtü çok görülüyor. Ve bunu kendilerinin Müslüman olduğunu söyleyenler yapıyor. Okullarda siyasi şeylerin özellikle yasaklandığını söyleyenlere de inanmak mümkün değil. Üniversitelerin içinde kendi dergilerini, broşürlerini dağıtan birçok siyasi fikir toplulukları var. Fırsat bulduklarında okul içinde toplanıp siyasi slogan atanlar şimdiye kadar hep görmezden gelindi. Gece yarısına kadar polisin, hükümetin aleyhinde hakaret edenlerin güvenliğini sağlamak için kampus kapılarında polisler bekledi.

Dinler arası diyalog, medeniyetler buluşması gibi fikirlerin yaygın olduğu son zamanlarda Müslümanlığın gereğini yapmaya çalışanlarla Müslüman olduğunu söyleyenler arasında bile bir diyalog sağlanabilmiş değil. Karşılıklı kinleşmeler kamplaşmayı hızla artırırken belki de hayatlarında hiç tartışmamış iki kız kardeş birbirine düşmanlaştırılıyor. Bu yasağın etkisinin sadece üniversitede olduğunu düşünmek, sokaktan haberdar olmamakla açıklanabilir. Çünkü bir kuaförün yanında çalışmak isteyen kızcağıza patronun, “gelen bayanları kaçıracağını“söyleyerek işe almadığını ve benzer birçok olayı yazılı-görsel basında çok gördük.

Başörtüsü konusundaki duruşumuz sadece bir kıyafetin takılıp takılmaması mevzuu üzerine değil, Allah’ın bir emrini yerine getirebilme özgürlüğüne dairdir. Okula şortla gelmeyi mecbur etmek kadar aptalca, böyle bir yasağı koymak.

İlk Kez GENÇ dergide yayınlanmıştır…

No responses yet

Mar 01 2008

GENÇ KONYA ŞÖLENİ

Published by admin under genç

Çok güzel bir şölen gerçekleştirdik. 25 Ocak 2008 günü o soğuk havada yaklaşık üçbin kişi geldi Mevlana Kültür Merkezine.İşte şölenden kalan tatlı hatıraların fotoğrafları.

http://www.flickr.com/photos/architectsami/

No responses yet