Archive for the 'Matbu yazılar' Category

Eyl 29 2008

Fenotip Arayışları

Published by admin under Matbu yazılar, genç

                                      Ve gözüm eşyamda değil,yoruldum maddemden//Cahit Zarifoğlu 

Karanlık gecelerden bir gece gökte ne bir yıldız var ne de bir ufo. Otobüsteyim, yorgun argın eve dönüyorum. Başımı cama yaslayıp gözlerimi kapadım, dış karanlıktan kaçıp iç aydınlığımı arar gibiyim. Uzaktan bakan biri, beni bir uzak doğulu gibi meditasyon halinde zannedebilir. Fakat arka koltuklarda oturmakta olan delikanlılardan birinin sesiyle irkildim. “Recep Abiii” diye bağırıyordu yarısına kadar açılmış otobüs camından. Delikanlıya içimden demediğimi bırakmadım ama daha sonra bağırdığı kişiyi görmek için camdan delikanlının baktığı yöne doğru baktım. Gördüğüm şeye hakikaten “Recep Abiii” diye ben de bağırırdım. Şişman, uzun boylu, ak tenli, kirli sakallı bir adam; üzerinde turuncu gömlek ve mavi keten pantolon var. Sanırım otobüsteki diğer vatandaşlar da “Recep Abii” yi benimle aynı anda fark etmiş olacaklar ki herkes aynı anda gülmeye başladı. Bu gülüşme tufanına sebep olan mahlûk, gösterilen ilgiden hoşlanmış olacak ki hemen Recep İvedik filmindeki solo dans figürünü otobüs köşeyi dönene kadar kendisini seyredenlerin zihnine yerleştirdi.  

Otobüs devam ede dursun, ben bu sahneden şişmanların kendileriyle övünebilecek şekilde dış görünüşlerini organize edebileceklerini çıkardım. Ve son zamanlarda yetmişli rakamlara ulaşacak kadar kilo alan ben, boydan kaybettiğim için Recep İvedik’e benzeyemesem de birilerine benzeyip bu gidişattan kurtulabileceğimi düşündüm. Bir sürü ünlü şişmanı zihnimin albümlerinden gözümün önüne getirdim. Ata Demirer, Gürdal-Erdal tosun biraderler, Zeki Alasya, Metin Akpınar gibi daha birçok ünlüyü bir türlü kendime yediremedim. Baktım olacak gibi değil zayıflamaya karar verdim. Zayıflamanın profesyonelce yapılanı daha sağlıklı olur düşüncesiyle fitness salonunun yolunu tuttum. 

Benim gibi teknolojikleşme karşıtı birisinin fitness salonuna nasıl gittiğini zor tahmin edebilirsiniz diye düşünüyorum. Orada acıkmayayım diye mideyi doldurup gitmeme mi gülersiniz, okunmuş sularla doldurduğum iki şişe suyu fitness salonuna varmadan bitirişime mi? Hangisine gülerseniz gülün ben gayet ciddiyim. Koşu bandına çıktığımda karşımdaki aynada beliren yorulgan yüz ifademe gülebiliyorum ancak. Terlemeye başlayınca Genç’in abone kampanyası sayesinde hak ettiğimiz  havlu yetişiyor imdadımıza. Havluyu açıp omzuma atıyorum. Üzerinde Genç yazıyor olması milletin garibine gidiyor galiba. Boksör Sinan Şamil Sam’ın şort’unda Gazi diye yazması da benim garibime gitmişti. Ben insanların garip bakışlarını seyrederken insanların bakacak yeni bir malzemesi oluverdi. Izbandut gibi bir herif geldi. Adamın belinin arkasında Viking alfabesi ile kocaman Zeus yazıyor. İşin komik tarafı adam sırf o yazı gözüksün diye giydiği tişörtün beline gelen kısımlarını kestirmiş. Millet de bu adamı seyrediyor. Pek fazla ısınma hareketi filan yapmadan ağırlık kaldırmaya başladı. Yüzü kıpkırmızı olmasına rağmen tahminen benim ağırlığımdaki bir halteri kaldırdı. Halteri birkaç kez daha kaldırdı. Daha sonra 20 kilo daha ekledi. Bu kez herkes kendi işini bıraktı hepten adamı seyretmeye başladı. Adam halteri tam kaldırdı derken nasıl becerdiğini anlayamadan sırtına düşürdü. Adam yığılmıştı yere. Antrenör gürültüye koşup geldi. Altı kişi bu adamı kucaklayıp dışarıya çıkardılar. Artık ambulans mı çağırdılar bilmiyorum ama o adamı seyreden herkesin içinden “Hak etmişti” dediğini işitir gibi oldum. Sonra işime koyuldum. Duvardaki plazmalarda olimpiyatlardan naklen yayın gösterilmeye başlandı. Spor yapmaya çalışırken spor görüntüleri izlemek farklı bir zevk oluyor. Ama canımı sıkan bir şey var, bu yıl olimpiyatları izleyen her Türk gibi. Türkiye olimpiyat oyunlarında çok başarısız.  

Olimpiyat oyunlarında neden başarısız olduğumuzu tartışmak ne kadar doğrudur yanlıştır bilmiyorum ama spor yapmaya gittiğiniz bir mekânda bunları tartışmak hiç de saçma değil bence. Sırtına halter düşen ızbandut gibi adamın şoku üzerimizden kalkınca herkes olimpiyat oyunlarına konsantre oluverdi. Türk sporculara üzülüyoruz, şu ana kadar aldığımız tek madalyayı da bir bayan sporcumuz kazandırmış, ne kadar sakat bir durum. Bu sakatlık oradakileri pozitif yönde etkiledi sanırım. Herkes daha bir iştahla sarıldı üzerinde çalıştığı spor aletine. Ben de bu sırada mekik çekmek için minderin üzerine Genç havlumu serdim. Normalde kimse havluyu o şekilde kullanmıyor. Ama ben hem milletin teri bana bulaşmasın diye hem de milletin bilinçaltına gencin reklâmı yerleşsin diye böyle kullanıyorum. Reklâm çabam meyvesini hemen verdi tabi. Body ile uğraşanlardan biri havlumu gösterip “Sen Genç spor kulübünde mi oynuyorsun?” diye sordu bana. Daha önce öyle bir spor kulübünün adını duymadım muhtemelen soruyu soran adam da sırf kocaman genç yazısını gördüğü için uydurmuştu Genç spor kulübünü. Ama ben adama uyduruk bir cevap vermek yerine bahsettim biraz Genç dergiden. Adam da kendi çapında espri yaptı bana madem genç gönüllüsüsün senin yorulmaman lazım sen herkesten daha çok çalışmalısın çabucak zayıflamalısın… Tabi ben bu gaza gelmedim. Normal tempoyla çalışmaya devam ettim.  

Zayıflamak adına pek bir başarı elde edemedim henüz ama şunu anladım ki ben fenotipimde başka değişiklikler de yapmalıydım. Her sene yaptığım gibi saçımı yine usturaya vurdurdum. Herkes yine aynı şeyleri söyledi; yok efendim usturaya vurdurmak saçları gürleştirmezmiş, saç dökülmesine engel olmazmış vesaire. İyi de güzel kardeşçiklerim saçların kazıtılması hiçbir şeye yaramasa da beynimin hava almasını sağlıyor. Hayrünisa Gül hanımefendi salakça soru soranlara diyor ya “Beynimi değil başımı örtüyorum” diye. İşte ben de tam tersi “Saçımı değil beynimi gürleştiriyorum” saçlarımı kazıtarak. Ama niyetimiz aynı. O, saçlarını örtünce dikkat çeken bir kadın olmaktan kurtuluyor ben ise saçlarımı kazıtarak saçları ahenkle dans eden bir erkek olmaktan kurtuluyorum. Son dönemde kellik de moda diyenler olabilir. Ama o kafası pürüzsüz olanlar için öyle. Benim gibi çocukluğunda başına gelmedik şey(annemin terlikleri, komşu çocukların attığı taşlar, maçlardan sonra isabet eden bozuk paralar su şişeleri) kalmayan birisi için İbn Batuta’nın haritaları gibi bir kafayla modayı yakalamak mümkün değil.  

Kafayı dazlaklaştırdıktan sonra kendi kendime “Boşu boşuna kendine tip arıyorsun bütün güzel tipler büyük gelecek senin tipine” dedim. Haksız mıyım?

Lütfen şu yazdıklarımı okuyarak beni hayal edin. 1-Boyuyla kilosu eniyle de boyu aynı ve yaşı da boyunun iki bölü yedisi kadar olan biri 2- Yüzünde yüzlerce, içinde maksimum seviyede Ben’i olan biri 3-Saçları olmayan biri 4- Dört gözlü biri 5-Bütün bu kusurları yaratandan değil kendinden olduğunu bilmesi gereken biri… 

Bu yazıyı niye yazdım? Çünkü okuyucularımız arasında genç yazarların da fotoğraflarını dergimizde görmek isteyenler varmış. Onlara diyorum ki “Yukarda saydığım fenotipte bir adamı görseniz ne olur?”. Hiç olmazsa görmeyin de yazılarımız okunsun. Dergide köşelerinde resmi olan yazarlarımız her esen rüzgârla tipi değişmeyen yazarlarımızdır. Bir gün onlar kadar istikrarlı olabilirsek bizlerin de fotoğrafları köşeciklerimizde yer alacaktır.

No responses yet

Eyl 20 2008

Ahmedinejad’ı Sevişimin 10 Nedeni

Published by admin under Matbu yazılar, genç

Mülayim Sert(TERS KÖŞE)

 

Ahmedinejad’ı Sevişimin 10 Nedeni

1-Müslüman, zaman zaman çıkışlarıyla tüm Müslümanların güvendiği bir Müslüman. Kendisi şia olmasına rağmen şimdiye kadarki İran liderleri arasında (Humeyni’yi ayrı bir yerde tutarsak ) Sünnilerin en çok sevdiği lider. Bu da onun İslam’ın birliğine daha çok hizmet ettiğini gösterir.

 

2-Tam benim gibi biri, dostuna mülayim düşmanına sert. Gömleklerinde marka bayrağı dalgalanmıyor. Kim diyebilir ki bir cumhurbaşkanı gibi giyinmiyoruz?

 

3-Yahudi düşmanı. Müslümanların barışta birleşmeleri kalıcıdır bu doğru; fakat Yahudi düşmanı olmadan da Müslüman olunmaz gibi bir şey.

 

4- Amerika’nın gıcığına giden biri. Bu onun en önemli meziyetlerinden biri. Amerikan liderleri gibi değil o, karısıyla kızıyla uğraşılacak bir durumda değil. Adamın magazinle yıpratılacak hiçbir yanı yok gibi bir şey. Amerika en çok buna gıcık oluyor bence.

 

5- O bir sinemasever. Birçok İranlı yönetmenin filmleri onun katkılarıyla tanıtıldı tüm dünyaya. Çekilen filmlerde İran birçok yönden eleştiriliyordu ama bunlara göz yumdu.

 

6-O bir inşaat mühendisidir. Bir liderin inşaattan anlaması bence çok önemlidir. İnşaattan anlamayan adam bir ülkeyi nasıl inşa edebilir ki?

 

7- Fakirlerin sevdiği bir liderdir. Bu önemli bir kriterdir benim için. Fakrı ve fakirliği bilmeyen bir adam bencilliği yüzünden halkını unutabilir.

 

8- Yerde uyuyabiliyor Hazreti Ömer’den beri severiz yerde uyumayı.

  

9-Kravat takmıyor. Bağrını da fazla açmıyor. Tam kıvamında

 

10-İnançlarını gittiği her yerde koruyan bir lider. Liderin en önemli vasıflarından biridir. Biz Türkler geçmişte Beyaz Saray’da divan duran liderleri de gördüğümüz için bunu önemsemek durumundayız. Her yerde başı dik dolaşıyor ama Kâbe’de hüngür hüngür ağlayabiliyor.

 

Ayın şarkısı:

 Erovision şarkı yarışmasına Ahmedinejad’ı protesto eden bir şarkıyla katılmıştı İsrail. Bu nedenle İsrail’i protesto eden her türlü şarkıyı ayın şarkısı ilan edebiliriz.

 

Ayın filmi:

 Daha önce Fidel Castro’nun filmini yapan Oscar ödüllü yönetmen Oliver Stone’un Ahmedinejad’ın da filmini yapma girişimi Ahmedinejad’ın “Ben Castro gibi biri miyim?”  sözleriyle suya düşmüştü. İşte ayın filmi Ahmedinejad’ın hayatını anlatamayacak filmlerin hiçbiridir. Yani hiçbir film bu ayın filmi olmayı hak edememiştir. Çünkü propaganda aleti olan filmler masum değildir.

Ayın Resmi

No responses yet

Nis 01 2008

Yıkılsın Kıraathaneler Açılsın Kitapkafeler

   

p1190004.JPG                          

                                     Orman değiliz artık milliparkız (İsmet Özel, M. F. Ö.)

Kıraathanelere bomba koyduk, yakında hepsi uçacak. Kıraathanelerin yerini kitapkafeler alacak. Güzel Türkçe’mizi koruyup kitapkafe diyeceğime “kıraatevi” ya da “kıraathane” demek isterdim ancak mekânı korumadıkça kelamı saklasak ne çare.  

Bugün Ankara’nın, İstanbul’un, Konya’nın bütün kıraathanelerini dolaştım ve bir tek kitap bulamadım.(Türk sanat musikisi gibi oldu;) Hepsinde en az birer tane suratında nike işareti gibi çizik olan adamdan vardı. Ellerindeki tespihlerin tanelerini çok hızlı çeviriyorlardı kıraathaneleri dolduran adamlar. Kalplerini açıp bakmadım ama dudak kıpırdatmayışlarından boşa çektikleri kanısına vardım. Bir yandan sigara tüttürüyorlardı ve bir yandan da içtikleri çayı beleşe getirmek için kâğıt oynuyorlardı. Onlara göre bu kumar değildi. Daha fazla zaman kaybetmeye tahammülüm olmadığından, gördüğüm ilk yüzünde nike işareti olan adama “Burada kitap bulunur mu?” diye sordum. Kimisi dükkânın (uğru kaçmasın diye!) duvarına astığı Kuran’ı Kerim’i işaret ediyordu kimisi de ellerini iki yana açıp maalesef burada kitap bulamazsın diyordu. Peki, o zaman burası neden kıraathane diye soramıyordum, dilim varmıyordu. Evet, buralarda kitap kalmamıştı. Kitabın bol olduğunu bildiğim kütüphanelere gitmeliydim. 

Kütüphanelerin altını üstüne getirdim. Kütüphanelerdeki insan sayısı kitap sayısıyla oranlanamayacak kadar azdı. Kütüphanelerde nike işaretli adamlar yoktu ama saçı başı ağarmış, Sürahi Nine’nin taktığı gözlükler gibi gözlüklerden takmasına rağmen hala okumaya aç teyzeler ve amcalar vardı. Gözleri gördükçe okuyacaklardı. Yaşıtlarımı aradı gözlerim pek azını seçebildim. Gittim birinin yanına: “Waldo sen neden buradasın?” dedim. Baktı yüzüme ve güldü. “Okumak için değil araştırmak için geldim buraya, birazdan diğer Waldo’larla kitap okuyacağımız yere gideceğiz.”der demez elimden tuttu ve çıktık kütüphanelerden. Bir kitapevine gideriz diye düşünmüştüm. 

Kitapevlerinin de son zamanlardaki halini az çok biliyordum. Sadece yazıp çizenler gelip gidiyordu. Birbirlerine kitaplarını imzalatıp peş peşe sigara, beş peşe çay içiyorlardı. Ellerinden geldiğince siyaset konuşuyorlar kimi zaman ise muhabbet, hafta sonu oynanacak maçların skor tahminlerine kadar geliveriyordu. Buralarda da tek tük gençler vardı. Lafım yok onlara onlar bir şeyler kapabilirmiyizin savaşını veriyorlar. Umarım bunda da başarılı olurlar. Fakat biz Waldo’yla birlikte kitapevine gitmedik. Biz kitapkafeye gelmişiz meğersem.  

Üzerinde kafe lafı yazınca insan içerde göreceği insanlara karşı bir ön yargı besleyip “ahanda şimdi kokakola ve hamburger çocuklarını göreceğim” diyesi geliyor. Fakat içeriye adımını attığımız anda ortamın hiç de öyle olmadığını fark ediveriyoruz. Biz Waldo’yla o gün iki tane kitapkafeye gidebildik, geriye kalanları akşama kadar kendim dolaştım. Waldo’yla gittiklerimizi anlatırsam daha iyi olacak. Ankara’da kitapkafe denilince ilk akla gelen yer Mekan. Sahipleri kıraatevi dese de biz bunu bir tevazu olarak görüyoruz. Kendisine kıraatevi diyen yerler ile burayı karşılaştırmak ne mümkün. Mekân bize kapılarını “Cennet mekanınız olsun” diyerek açıyor. Biz de buraya besmeleyle giren ilk insan olmadığımızı fark etmenin huzuru ve güveniyle içeri giriyoruz. Gözümüze çarpan ilk şey: Dergilik. Dergilere bakınca Genç’i de orada görmek gurur verici(ama çoğu zaman Genç’i göremezsiniz, beğenenler evlerine götürüyor galiba;) Sonra dergiliğin karşısında kitaplık var. Kemal Tahir’den Sezai Karakoç’a Necip Fazıl’dan Orhan Pamuk’a kadar her türlü yazarın kitabına ulaşabilirsiniz. Kitaplığın önündeki masalardan birine oturup sahlebinizi içerek kitabınızı okuyabilirsiniz. Denedim yazılar hep tarçın tadındaydı. Mekân’da sadece kitaplık yok tabiî ki. Hava karardığında dev bir kurbağa silüetinin belirdiği camın önündeki saz ve gitarı diğer insanlara rahatsızlık vermeyecek şekilde çalabiliyorsunuzJ Mekân’da Çarşamba akşamları söyleşiler düzenleniyor. Hakan Albayrak, Sadık Yalsızuçanlar,Ayhan Bilgen, Şaban Abak ve daha birçok yazar, düşünür, şair “semaya bakarak” aşındırdı Mekan’a çıkan o zorlu merdivenleri . Cemaat.com Ankara’daki toplaşmalarını genelde Mekân’da düzenliyor. Hakan Arslanbenzer Cuma akşamları şiir toplantıları yapıyormuş. Mekân sıcak günlerde şüphesiz daha bir güzel. Terasta Ankara manzaralı çay ve kitap keyfi kolay bulabileceğiniz bir şey değil doğrusu. Mekân’da bir şey yemek isterseniz o da var. Gül böreği benim favorimdir. Satranç gibi vaktinizi çalsa da aklınıza katkıda bulunacak oyunlar da mevcut Mekan’da. Ve böyle güzelliklerine özelliklerine hayran kala kala çıkıyoruz Mekân’dan. Gelelim Nun kitapkafeye.

Nun kitapkafe Konya’da çok merkezi bir yerde. Girişinde dikkatinizi çekmemesi imkânsız olan bir şey var. Malik El Şahbaz(Malcolm x) resmi ve sözleri. Nun, Mekan’a göre kitap konusunda daha zengin. Kitaplıklarında birçok yazarın külliyatı var. Gelenlerin sayısı da çok fazla. Sezai Karakoç okuyan, İsmet Özel’in düşüncelerini tartışan gençlerle dolup taşıyor Nun kitapkafe. Nun’da da söyleşilerin düzenlendiğini duydum ancak henüz hiçbirine katılabilmiş değilim. Konya’da önemli yazarlar var; İbrahim Demirci, Mehmet ve Abdullah Harmancı, Mustafa Özçelik… Onların da böyle yerlere uğradığını arada duyuyorum. 

Mekân ve Nun gibi kitap kafeler yeni yeni diğer şehirlerde de açılmaya başladı. İstanbul’da Cağaloğlu ve Taksim gibi yerlerde zaten uzun sureden beri kitapkafeler var. Şüphesiz bu kitapkafeler ihtiyaca binaen açılıyor. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olduğunu çokça duymuşluğumuz vardır ancak kahvehanelerin hatırı gerçekten doldu. Sağa sola ağzı köpürerek küfreden adamlardan, daha fazla boş muhabbet ve elleri biraz daha iskambil kâğıdına değsin isteyen adamlara kadar hepsinden kına geldi. Yolda görsek bakmayız hiçbirine. Ve öyle insanların çocuklarını gördükçe içimiz cız eder. Herkes gençlere yüklenmeyi kendine görev edinse de bir toplum bilmelidir ki gençlerin de eğer bir problem varsa sorumlusu toplumun kendisidir. ”Küresel dünya, küresel life” deyip işin içinden çıkmak kolay. Kitapkafe gerçeğinin arka planında şu var: İnsanlar aynı anda birkaç şeyi yapmak istiyor. Alışveriş merkezleri sinemalarla, kitapçılar kafelerle, büfeler gazete bayiliği ile ayakta durabiliyor. Müzelerde çocuk oyun alanları bile konuyor. Genç’i okuyanlar Cafcaf’ı da ısrarla istiyor;) 

One response so far

Mar 01 2008

SON GÖRÜŞTE AŞK

Published by admin under Matbu yazılar

Yürüdüğümüz sokaklar, okuduğumuz kitaplar, soluduğumuz hava, yaşadığımız dünya aşklaşmalar kusuyor. Herkes her yerde âşık olduğunu söylüyor. Aşkı anlatan kelimeler tüm dünya dillerinde en çok kullanılan kelimeler oluvermiş.

Popüler Kültür: Son Görüşte Aşk Bir boşluk ki asla bitmeyecek
Her şey bir anda anlamsız gelecek
İşte biz o gün tükeneceğiz…(Sezen Aksu)

Yürüdüğümüz sokaklar, okuduğumuz kitaplar, soluduğumuz hava, yaşadığımız dünya aşklaşmalar kusuyor. Herkes her yerde âşık olduğunu söylüyor. Aşkı anlatan kelimeler tüm dünya dillerinde en çok kullanılan kelimeler oluvermiş. Metroda, otobüste, çimenlerin üstünde, cami duvarında, şurada, burada hep bir aşkalaşım çabası. Yalancıklar sarmaş dolaş kelimelerle birbirleriyle ahitleşiyorlar. İki kelimeyi edebiliyorsan aşk imanına erdiğin varsayılıyor. Keşke diyorum keşke ama nerede?
Aşkı o kadar tarif eden insan var ki bu kadar varlık içinde aşkın olmadığını fark etmekte çok zorlanıyoruz. Evet, iddiaya girerim âşık olduğunu söyleyen milyonlarca insan bulabilirim.  Ama gerçekten âşık olan bir insan bulmak o kadar çok zor ki. Hz Mevlana’nın hikayesinde gece yarısı elinde ışıkla dolaşan kişi, aslında adam diye âşık mı arıyordu? Kim bilir belki âşık arıyordu ve bu soruyu sorduğu anda bulmuştu aradığını.
Neden insanlar giymediği bir gömleği giydiklerini iddia ederler ki? Bunun iki sebebi olabilir ya hissiyatlarını kaybetmişlerdir, gömleksizken üzerlerinde gömlek olduğunu zannederler. Ya da başından beri gömleğin ne olduğunu bilmiyorlardır ve farklı bir şeye gömlek muamelesi yapıyorlardır.
İlk bakışta herkesin hissiyatını kaybettiğini düşünebiliriz; fakat bu çok da gerçekçi olamaz. İnsanlar hissiyatlarını kaybettiklerinde içgüdüsel hareket ederler ancak hissiyatını kaybettiğini varsaydığımız aşklaşmalar içgüdüsel değil dış güdüsel olarak hareket etmekteler. Gömleksizliğini bildiği halde göstermelik gömlekli rolü yapmaktalar. Bir film seti düşünün herkes rol yapıyor ama film bittiğinde de bu rollerini başka filmlerde de devam ettirmek istiyorlar. Bu çılgınlığa akıl sır erdirmek mümkün değil.
İnsanların başından beri gömleğin ne olduğunu bilmediği meselesine gelince bunun çok doğru bir bilgi olduğunu fark etmek biraz zaman alabilir. Çünkü bilginin hep biriktiği varsayılır fakat bu birikimin nasıl hayata geçirildiği -teferruatta kalacağı düşünülerek- pek işlenmez. Evet, bilgi hep artar ama arttıkça eksilen bilgi de vardır. Savaşlar tarihin süpürgeleridir. Sadece kitaplar yakılıp yıkıldığı için değil kulaktan kulağa öğretilen bilginin sahipleri vaktinden evvel öldürüldüğü için de bilgi eksilebilir. Burada kader inancımızı tartışmıyoruz elbette ölenlerin ecelleri o anda  gelmiştir. Ama yazacak, anlatacak vakitleri kalmamıştır.
İnsanlık her savaş sonrası başa döner. Daha büyük ve güçlü silahlar üretirler ama silah üretirken kaybettikleri şey silahın ateşleme mekanizması değildir ya da balistikle, tahrip gücüyle alakalı bir şey değildir. Kaybedilen şey: İnsani duygulardır. Acımak, gönüllülük, fedakârlık, cesaret, onur ve belki de aşk gittikçe azalan duygulardır.
Bir şehir yok edilirken nükleer bomba taşıyan uçağın pilotları, o şehirdeki insanların ne yaptığını göremez onların acılarına, onların mutluluklarına, fedakârlıklarına, cesaretlerine şahit olamaz. Bunu yazarken Son Samuray filminin birçok sahnesi de hayalimde belirdi. Esir düşünce anlıyordu Algren, kimin sevdiğini öldürdüğünü, düşman diye saldırdığının aslında ne kadar da haklı bir neden için ölümü göze aldığını. Acılarına taş basıp en büyük düşmanlarına bile insan olduğu için nasıl hizmet ettiklerini ancak gözleriyle görünce anlıyordu.
Şimdi de Yemen harbi geliyor aklıma; düşmanın esir düşen askerlerimizi açlıktan yediği öğrenilince askerimiz esirlere karşılık tonlarca erzak veriyordu.Ve bir anne canlı gelen esirlerin arasında oğlunu göremeyince nasıl da deliye dönüyordu. Şüphesiz o yavrusuna aşıktı. Ve bugün anneler kilolu gözükmemek için, kariyerleri için çocuklarını karınlarındayken öldürebiliyor. İnsani duyguları sadece tarih kitaplarında ya da film sahnelerinde bulmak ne kadar acıklı.
Bugünkü insan aşkın ne olduğunu sorgularken, aşkı bizzat yaşıyordu geçmişte nefes alan binlerce insan. Aşkın tarihini yazmak gerekseydi onu da insanlığın başladığı yerden, Hz Âdem’den başlatmak gerekecekti. Aşkın tarihini yazmaya çalışan insanlar hep olmuştur. Belki de bunu en edebi dille yazan ve adı en çok bilinen insan İbni Hazm’dı. Güvercin Gerdanlığı’nda şiirlerle hikâyelerle aşklardan bahsediyordu. Aşkın bugünkü gibi ayağa düşmüş bir kavram olmadığını anlarız daha kitaptaki ilk aşkı okurken. Ülkemizde aşkın izini süren belki de aşkın ifade biçimlerinden biri olan arabesk müzikle dalga geçiliyordu bir zamanlar. Hala üç beş aydın müziksever bir araya gelince arabeske taş atmaktan geri durmazlar. Halbuki arabesk müziğin muhtevasını oluşturan aşkın, kendilerinin televolelere malzeme olmuş aşkımsılarından daha güçlü ve saf olduğunu anlamak için arif olmaları gerekmez. Burada RTÜK Başkanı Zahit Akman’ı takdir etmeden geçemeyeceğim. Televolelerde çokça dedikodusu yapılan aşk muhabbetlerinin halkımızı rahatsız ettiğini bildiği için adı geçenlerin hemen hepsini evlendirme kampanyası yapmaya teşvik etmesi reklâm aşkların maskesini düşürmeye yetecektir. Yazının sonlarına yaklaşmış olmamıza rağmen hala bir aşk tanımlaması yapmadım fark ettiyseniz. Sadece neyin aşk neyin aşkımsı olduğunu hissettirir gibi oldum. 
Aşka tanımlama yapmak mümkün değil mümkün olmadığı gibi bu gerekli de değil. Aşk hiçbir kalıba sığdırılamaz ve bir kalıba sığdırmak deneniyorsa bilmeliyiz ki oradan aşk kaybolur belki hiç olmamıştır da orada. Aşka eş anlamlı kelimeler bulmak da mümkün değil. Bir yerlerde üç harf beş nokta diye tanımlanıyordu. Yani Arapça yazılışına dikkat çekerek sadece imlasından hareketle bir tanımlama yapılıyordu. Ama bu bile yeterli olmuyor çünkü Arapça da aynı tarife uyan başka kelimeler de bulunuyor. Aşkın başından beri ne olduğunu bilmediğimizi ona bir tanım getirememekle hatta getirsek de bu tanımlamanın yeterli olamayacağını görerek fark etmiş bulunuyoruz. Şimdi biraz da aşkın çeşitlerini karıştıralım.
Platonik aşk diye çokça duyduğumuz bir kavram var. Karşılıksız sevmek deniliyor. Buna bizi inandırmaları mümkün değil çünkü karşılıklı ya da karşılıksız olması aşka bir artı ya da eksi vermez. Aşkın tarifi olmadığı gibi tarafı da söz konusu değil.
İlk görüşte aşk da komik bir çeşitleme. Burada da aşka zaman verilmeye çalışılıyor. Hâlbuki aşkın zaman gözetmediğini anlamak onun oluşum sürecinin bilinmediğini bilmekle yeterli bir çözümleme. Ve düşünün artık insanları yüz yüze görmek zorunda değilsiniz fotoğraf makinesi icat oldu mertlik bozuldu yani. Daha bu işin kamera, video hatta youtube, facebook ayağı bile var. Ve ilk görüşte aşk aşka tamamen bir görsellik atfediyor. Halbuki körlerin de aşık olabileceğini hepimiz tahmin edebiliriz buna ispat gerekmez. O zaman ilk görüşte aşkı da def etmiş bulunuyoruz. Yasak aşk, sanal aşk gibi sıkça duyduğumuz tanımlamalara hiç girmesek daha iyi. Onların yanlışlığı adlarından da çok rahat okunabiliyor.
Aşk ve aşıklık anlaşıldığı kadarıyla kaybettiğimiz bir bilgi. Onların yerine sevgi ve sevgililik kavramlarını oturtmaktayız. Bu kavram değişikliği tarihin ve bilginin değişikliği oluyor. Hz Adem’le başlayan aşk tarihi Aziz Valentin’e kadar yok sayılabiliyor. Başı olmayanın sonu da olmaz. Son tahlilde (görüşte) aşk taze bitmiştir…

Bu yazı ilk kez GENÇ dergide yayınlanmıştır.

2 responses so far

Mar 01 2008

GENÇ FACEBOOKÇULAR RAHATSIZ

Published by admin under Matbu yazılar

 All in all it’s just another brick in the wall
All in all you’re just another brick in the wall (Pink Floyd)
  

Bana “Zemin zaman fark etmez her yer de her zaman kimliğinden ödün vermeyeceğin bir saçak altı bulabilirsin kendine. “ diyen amcanın ölümünün üzerinden asırlar geçse de bu sözleri kulağıma küpedir. Bu sözler Harvard üniversitesinde okumakta olan sıradan bir öğrencinin de kulağına gitmiş olamaz. Ama Harvard üniversitesindeki bu sıradan öğrenci kendisine öyle bir saçak altı bulmuş ki milyonlarca insanı yanına toplayabilmiş. Bu kadar insan niçin toplanmış olabilir. Aradığını bulmak bulamadığını aramak için olabilir mi?

 

Sanal alem her gün yeni bir adres üretiyor. Hepsinin peşinden koşmak çok zor ama Allah’tan bazılarının modası çabuk geçiyor. Ama kalıcı etki yaratanlar da var maalesef. Msn, forum, blog, gtalk,youtube, younitr derken son moda Facebook. Yazının burasına kadar okumaya tahammül edebilmiş okuyucu “sen de mi Brütüs?” diyecektir şimdi, tabi başlığı hesaba katmazsak. Ancak her yeni şey çıktıktan sonra oluşan iki tarafın ortasında kalmayı tercih etmiş birisi olarak yine itidalli davranmaya çalışacağım. O zaman“Vira bismillah”

  

Facebook’un nerede ne zaman kimin tarafından kurulduğunu ne işe yaradığını şimdiye kadar birçok haber portalında okumuş ve çoktan kullanmaya başlamış bir çok okuyucumuz vardır. Facebook’un ne gibi psikolojik, stratejik, anestezik olumsuz sonuçlar doğuracağını okumuş bir çok okuyucumuz da mutlaka vardır. Facebook’tan nasıl maksimum fayda sağlanır, ondan gelecek zararlar minumuma nasıl indirilir bu konuda bir fikri olan yoksa itina ile bu yazıda empoze edilecektir.

 

Facebook kelimesini İngilizceden çat pat anlayan birisi bile yüz kitabı diye çeviri yapabilir.O zaman ilk hedef belirlenmiş oldu. Yüz kitabında yüzünü göstermeyeceksin! Facebook’ta profil resmi kısmında kendi resminizi yayınlamak yerine güzel bir şeyin resmini koyabilirsiniz. Mesela ne olabilir? Facebook’ta Genç Dergi grubunun kurucusu olarak başlattığımız kampanya ile kendi resmimizi değil Genç dergimizin amblemini resim olarak kullanmaya başladık. Bu sayede hem Genç derginin reklâmını yapmış oluyoruz hem de insanların resmimizi kullanmasına izin vermemiş oluyoruz.

 

 Evet grup demişken ikinci hedef noktamızı da belirlemiş olduk. Facebook bu kadar insanı kuru kuruya toplamıyor üye olduğunuz her grup sizi biraz daha Facebook’un içine çekmeye başlıyor. Evet belki Facebook’un bilinen en büyük yararı geçmişteki arkadaşlarınızı bu gruplar sayesinde bulabiliyorsunuz ama! Facebookta sadece okul ve meslek grupları yok. Mesela “iddiaya girerim şunu seven bunu döven şu kadar kişiyi toplayabilirim”  şeklinde isim türeten gruplar var ve bunların davetiyeleri sizlere sık sık gelmektedir. Bu tip gruplardan gelen hiçbir davetiyeyi kabul etmezseniz duygularınızın sömürülmemesi konusunda önemli bir adım atmış olursunuz.

 

Facebookta orda burada kimlik kredi vesaire bilgilerinizin yayınlamamanız gerektiğini zaten her yerde okumuş olmalısınız. Ama farkında olmadan eklediğiniz bilgiler var mesela neler olabilir bunlar? Wall(duvar) kısmında yazdıklarınız, friends(arkadaşlar) kısmındaki isimler üye olduğunuz gruplar sizin için önemli verilerdir. Wall demişken bir de Superwall var. O daha süper tehlike. Burada videola,r fotoğraflar, mesajlar, el çizimi resimler her şey kullanılabiliyor. Ve bu kullandıklarınız, google arama motorunu kullanan herkesin klavyesinde anahtar kelimeyi girmesiyle anında önüne gelebilecek belgeler.

 

Facebook’un ve diğer tüm popüler sitelerin ortak paydasında olan bir tehlike var ki o da artık herkesçe biliniyor. Bu siteler de bilinçaltı hedef çöpçatanlık. Bunu engellemek ise bizim elimizde.

Bakıyorum da site de yapılabilecek hiçbir şey kalmamış. Facebook’un hiç mi iyi yanı yok? Elbette var.

 

Reklâm yapmak Facebookta çok kolay. Neyin reklamını yap çaksanız onun grubunu kurun ve herkesi davet edin. Eğer yapmak istediğiniz reklam kendi sitenizin reklamıysa amacınıza ulaşmanız kuvvetle muhtemel. Ama reklâmını yaptığınız şeyin ucunda ödemeler kredi kartları varsa hiç heveslenmeyin. Herkes sizin kadar uyanık.

 

Google da ya da başka yerlerde arayıp da bulamadığınız insanlara Facebook’tan ulaşmak çok kolay. Mesela bir iş başvurusunda bulunacaksanız başvuracağınız şirketin yöneticisinin arkadaş listesindeki bir kişiyi size referans olması konusunda ikna edebilirsiniz.

 

Eski arkadaşlarınızla çekindiğiniz fotoğraflar elinizde yoksa o fotoğraflara sahip olan birini bulmanız an meselesi. Fotoğrafların elinize geçmesi biraz vakit alabilir ama amacınıza ulaşmanız gayet kolaylaşacaktır.

 

Mail adresini bilmediğiniz merak ettiğiniz insanlarla kolay mesajlaşma şansınız var. Özellikle şöhretlerinden dolayı 100metre yakınına yaklaşamadığınız insanlarla. Örn: Süleyman Ragıp Yazıcılar

  

Facebooku kuran kişi bile bu kadar faydasının olabileceğini düşünmemiştir her halde. Sizleri Facebooktaki Genç Dergi grubumuza bekleriz. Tabi tüm önlemlerinizi alıp Genç Dergi amblemimizi profil resminiz yaptıktan sonra. Bu arada Cafcaf’ın da tabiî ki bir Facebook grubu var. Bizim cafcafla yediğimiz içtiğimiz hiç ayrı gitmez. Anca beraber kanca beraber…

 

Bu arada önceki ay yazdığımız Hayyalel g-hot yazısı üzerine eleştirilerini ve beğenilerini samiyaylali@gmail.com adresimize gönderen arkadaşlarımıza çok müteşekkir olduğumuzu belirtmek isteriz. Facebook üzerine yazı talebinde bulunan arkadaşlarımız da inşallah bu yazımızdan faydalanırlar. Ancak yukarda da belirttiğim üzere Facebook hakkında bir çok yazı yazıldı. Bu yazıları yazanlar kimi zaman Facebook hakkında hiçbir bilgisi olmayan insanlardı kimi zaman ise gereksiz yere övgüler yağdırmaktan hoşlanan insanlardı. Bu yazıyı yazmadan önce nasıl yazmamam gerektiğini öğrenebilmek için onları da okumak zorunda kaldım. Biz Genc’iz. Bilinçli Gençler olmalıyız. Ezbere insancıkların bir şeyleri men etmelerine ya da poh pohlamalarına aldırış etmemeliyiz. Her şeye ve herkese her kez hak ettiği değeri vermeliyiz. Ben demem ki “Bu yazıyı yazdım Facebook hakkında her şeyi biliyorum. “ diye. Çünkü her şeyde olduğu gibi herkesin Facebooku da kendinedir. Yukarda Pink Floyd’un unutulmaz şarkılarından The Wall’un nakaratı yazıyor. Kendi doğrularımızı bulmamız konusunda başkalarının bize fikirlerini empoze etmesine gerek yok. Biz kendi doğrularımızı ancak aklı-selim ile bulabiliriz. Bu da kendimize doğru sorular sormamızın bir sonucudur. Asla duvarda sıradan bir tuğla olmayın ama farkınız çürümüşlüğünüz de olmasın. Vesselam…

İLK KEZ GENÇ DERGİDE YAYINLANMIŞTIR

No responses yet