Archive for the 'öykümsüler' Category

May 05 2008

Tekme

Published by admin under öykümsüler

 

Böbreğime tekme gelince ister istemez uyandım. Gözlerimi açtığımda karanlık odamda göz gezdirdim. Tekmeyi vurana dair bir iz aradım. Mümkün müydü bulmak? Gözlerimi kapamaya çalıştım acıyı hissetmeme rağmen bir kâbustu diye düşündüm. Zorla gözlerimi yumdum. Gözkapaklarımın işe yaramadığını gördüm. Çok sert bir tekme daha bu kez belime gelince tekmenin geldiği tarafa döndüm. Gözüm her ne kadar kapalı olsa da görüyordu tekmeyi vuranı. Saçları kır, çelimsiz, oldukça yaşlı bir kadındı bu sert tekmelerin sahibi. Yüzüne baktım kırışıklıkları gerdirseniz iki tane yüz çıkardı. Benim döndüğümü fark etti ama yüzünü ayağından başka yere çevirmedi. Ben de ayağına baktım. Ayağı yoktu. Vardı ama ayağı sadece ayakkabısıydı. Dizinin altından kesilmiş pantolon görünümlü eteğiyle ayakkabısı arasında görünen bir et yoktu. Bu sefer gözümü açtım. Aynı şeyi görüyor olmak benim korkumu ikiye katladı. Yeniden yüzüne bakmak istediğimde bana: “Kalk suya git sonra da görevini yap!” dedi. Soru bile sormaya cesaret edemedim ve suya gittim. Döndüğümde yoktu. 

Yatağıma döndüm. Yarım saat sonra güneş doğdu. Uyuyamadım kalktım evin odalarını dolaşmaya başladım. Salona gittim. Kitaplığın önündeki kanepeye uzandım. Salon en serin odamızdı. Kısa kollu tişörtüm yüzünden kollarım üşüyordu. İçim bulanmaya başladı. Boynumu kanepenin koluna dayadım. Böyle yapınca bulantım giderdi. Gözlerimi kapadım kendimi kontrol ettim görmüyordum. Uyumaya çalıştım uyuyamadım bulantım geçene kadar salonda kaldım. Mutfaktan gürültüler gelmeye başladı. Mutfağa gittim annem her zamanki gibi kahvaltıyı hazırlamıştı. Uyanan geliyordu kahvaltı yapmaya. Mutfakta, gece gördüğüm kadına ait bir iz aradım. Bulamayınca yemeye koyuldum. Çok yiyor olduğumu annem fark etmiş. Elime kaşığıyla vurdu. “Yeter!” dedi. Sesini gece gördüğüm kadına benzetmeye çalışsam da benzemiyordu. O gün bütün odaları dolaştım. Her odada onu aradım bulamayınca biraz daha rahatlıyordum. 

Gece ikide yatağıma girdim. Uyumayacaktım bekleyecektim gelip gelmeyeceğini. Gelirse kapıdan girerken tutacaktım elinden. Seher vaktine erince kendimi iyice hazırladım kapıya mıhladım gözlerimi. Ha geldi ha gelecek derken belime dünkünden daha sert bir tekme indi. Uğundum yatağın içinde. Sesim çıksın diyordum belki yan odada yatan dedem duyardı. Ama ne sesim çıkıyordu ne de acım geçiyordu. Ne yüzüne bakmaya cesaretim vardı ne de elini tutmaya biliyordum eli de yoktu. Öylece beklerken o elimden tuttu elini gördüm yumuş yumuş pürüzsüz ve damarları gözükmeyen bir eldi. Bağırdı peşi sıra “Kalk suya git sonra da görevini yap!”. Kalktım suya gittim. Döndüğümde yine olmayacak diyordum. Ama gitmemişti. Bu kez eliyle yatağımın yanındaki halıyı gösterdi. “Görevini yap!” dedi öncekinden daha düşük bir tonda. Halının üzerine gittim. Eliyle ima ettiği şekilde görevimi yaptım.

Görevimi yaparken öylece duruyordu. Görevim bittiğinde konuşmaya başladı. “Bir daha beni ayağına getirtme her gün böyle yapacaksın suya gidip agah olacaksın sonra da görevini uygulayacaksın zamanla anlarsın gözlerinin beni nasıl gördüğünü ama zamana dikkat et her gün tam bu vakitte!”dedi ve kapıya yöneldi. Çıkıp gitti. Peşinden koştum. Yoktu. 

Onun hayalet olduğuna kendimi inandırmak istemiyorum. Ki o hayalet değildi. Çünkü hayal etmediğime emindim. Elimden tuttuğunda sıcağını hissettim. Tekmelerinin acısı belimde hala. O hayalet değildi. Kapılardan çıkıyordu. Duvarlardan geçmek bilmiyordu. Bildiği tek şey görevimi bana yaptırmaktı. Görevimi yaptığımda gelmiyordu. Ya gelirse diye geciktirmeyi bile düşündüm görevimi ama gelmedi. 

Aylar sonra çizimler için okulda sabahlamıştık. Gece üçe doğru odaları gezen güvenlik görevlisiyle konuşuyordu iki arkadaşım. Ben de ayakta çizim yapmaktan bitkin düşüp masaları birleştirerek uyumayı denedim. Montumu yorgan, masanın tablasını çarşaf bilip vurdum kafayı yattım. Biraz kestirdikten sonra belimde o tekmelerin sancısını hissettim. Kalktığımda o yoktu. Bana miras bıraktığı tekmelerinin acısı beni uyandırmıştı. Ben de gittim görevimi yaptım. Hiçbir gün daha gelmedi, tekmelerin acısı da hiç gitmedi.

Ölçü Kültür Edebiyat Düşünce dergisinde yayımlanmıştır.

One response so far

Nis 05 2008

MAHALLİ BELGESEL

Published by admin under öykümsüler

Yaz sıcağının baş ağrıları ve iç bulantıları yaşattığı bir günde akşamın gelişi, evlerin önleri maşrapalarla yıkanmaya başlayınca anlaşılır. Öğle sıcağında top koşturan çocuklar tatlı su çeşmesinde güneş geçmiş başlarını ıslatırlar ama güneşi geçiremezler. Çareyi çeşmenin sol yanındaki söğüdün altına çömelerek bulurlar ılık rüzgâr yangınlarını alır gibi olur. Aynı rüzgâr, bir de yolun karşısındaki şantiyede yevmiyelerini almakta olan inşaat işçilerinin enselerini üfleyerek serinletir.

 

Mahalle, uzun yıllar hem aileler olarak hem de binalar olarak aynı kalmış hiçbir değişiklikle uğraşmamıştır. Yolun sonundaki büyük şantiyeden yayılan her kazma sesi mahallelinin kaylule uykusunu kaçırsa da inşaattaki tüm gelişmeler mahalleliyi cezp etmektedir. Şantiyeden mahalleye doğru yol boyunca bisikletçinin, yorgancının, bakkalın, terlikçinin ve muhtarın dükkânları sıralıdır. Her dükkânın mahalleye kattığı hava başkadır.

 

Bisikletçiyi delikanlılar doldurur. Motosikletlerinin bujisini tamir ettirmek ya da velespitin havası inen tekerine hava bastırmak bahanesiyle uğrarlar bu dükkâna. En hızlı uçuş denemeleri bu dükkânın önünde yapılır. En büyük kavgalar bu dükkânın önündeki kaldırıma kan dökmüştür geçmişte. Gençlerin deliren kanları ancak ezanın sesiyle teskin olur. Hepsi doğdukları günden beri abdestlidir. Değilseler de öyle denilir. Abdestsizim demek karizmayı yüz kilometre hızla duvara çarpmak demektir.

 

Ezan sesi duyulunca muhtarın dükkânına toplanan kalabalık birden şadırvana koşuşur. Hâlbuki az önceki siyaset ve memleket tartışmalarının harareti gündüzün sıcağını ikiye katlar derecededir. Yaklaşan seçimler, mahallelinin askerdeki evlatlarından geciken telefonlar, pkk terörü, Irak savaşı yani bilumum heybe de ne birikmişse hepsi konuşulur. Bu konuşmaların seslerini, kendilerine daha sonra dinletseniz hiçbirisi kendi sesi olduğunu kabul etmez.

 

Yorgancı dükkânı dolu olmaz hiçbir zaman ama kapısının önünden geçen genç kızlar vitrine yerleştirilmiş çeyizlik eşyalardan gözlerini alamazlar. Yorgancı da az sansar değil hani. Hep en pahalısından getirir eşyayı. Yorgancı bilir, onlar günün birinde mahallenin kızlarından birinin evini süsleyiverir.

 

Terlikçi diğer dükkânların sahiplerine inat bayandır. Dolayısıyla müşterileri mahallenin anneleri ve evde kalmış kızlarıdır. Bu dükkânın duvarları dile gelse mahallenin tüm dedikodularını bir nefeste sayıverir size. Hanım dükkân sahibi bu durumdan zaman zaman şikâyetçidir. Dükkân her gün dolmaktadır ama satışlar karın tokluğunadır. O şikâyet ettiğinde müşterilerin hepsi koyunlarında sakladıkları paraları çıkarırlar falan yerdeki akrabalarına terlik alırlar;ama ertesi gün o terliği kendileri giyerler.

 

Bakkalın müşterisi bu saatlerde sabittir. Mahallenin sıpaları onu boş bırakmaz. Yaşlı adamı parmaklarında oynatırlar. Babalarına dayata dayata para koparırlar onu da özlerine deymeyecek zıkkımlara yatırırlar. Bakkalın önünde paylaşamaz birbirlerine girerler. Evi kimin en yakınsa en çok o estirir rüzgârını diğerleri ona yumruk bile atamaz.

 

Bisikletçinin önünde çalışan mobilet marka motorlar, normal hızda giderken nerede tek başına ya da anasıyla yürüyen bir kıza rastlasa illaki ilgi çekecek bir şekilde ses çıkarırlar. Kız da normalde anasına ses çıkartmaktan korkarken orada bir şahlanır ki anası korkar hemen baş göz etmenin çarelerini arar. Ama bizim mobiletçiler fakirdir. Ne kız isteyecek akrabaları vardır ne de bir kızı mutlu edecek paraları. Sürekli cepten yeseler de baki kalan umutları vardır.

Mahallenin sonundaki şantiyenin mahallelinin umutlarında yeri olsa da bilirler mahallelerine akın edecek zenginlerin onların anılarına pusu kuracağını. Bisiklet dükkânına uğrayan gençler, zenginlerin dükkânlarında çalışmak isterler de bir daha hiçbir kızın böylesine kendilerini umursamayacağını düşünemezler. Terlikçisi, yorgancısı, muhtarı mesleklerini bırakıp apartmanın kapıcısı olmak için koşturacaklardır. Belki apartmanda yaşayacaklar belki paraları olacak ama hem apartmanın hem de paranın kölesi olacaklar.

 

Ve şantiyede çalışmakta olan genç amele, sigara kâğıdına yazdığı türküyü bağıra bağıra okuyarak mahallenin sonuna kadar yürüdü. “Evlerinin önü yoldur” türküsü mahallede birkaç kez daha duyuldu sonra bir daha duyulmaz oldu…

 İlk kez ÖLÇÜ kültür edebiyat ve düşünce dergisinde yayınlanmıştır.

One response so far

Mar 26 2008

Sanat

Published by admin under öykümsüler

“İçi titreyerek korku duyanlara” indirileni okumak, heykeltıraşın hayatında yeni bir sayfa açtı. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite; İstanbul, Paris, Londra;  bunca yer bunca zaman bunca insan neden daha önce bunlardan bihaberdi. Sanki her şeye perde çekilmiş sanki her şey maskelenmişti. Ellerini değdiği seramik çamuruna baktı ve “lanet olsun” dedi. İçten bir lanet olsundu bu. Kendi yaptığı heykelciklere hayranlık duyuyordu ve insanlar da hayrandı. Ama onlara hayranlık duymak ne kadar mantıksızdı. Bir şeylerin kopyasıydı. İlham denen şey “göktekilerin yerdekileri hatırlatmasından başka bir şey değildi. Eser ise yerdekilerin küçük bir kopyasıydı. Üzerinde günlerce çalıştığı heykelin burnunun üzerine var gücüyle bir yumruk salladı. Heykelin suratı yamulmuştu. Atölyesinden çıkarken niyeti atölyeyi içindeki her şeyle birlikte satıp arkadaşlarından çevresinden uzaklaşarak kendini O’nu okumaya vermekti. Arabaya bindiğinde sol kolunda beliren ağrının kalp krizi belirtisi olduğunu anlamıştı. Ancak bu üçüncü krizdi ve ona biçilen yaşam son bulmuştu. Eserleri ölümünden sonra çok ünlendi. Özellikle burnunu kırdığı heykel şaheseri olarak görülüyordu.

No responses yet

Mar 03 2008

Hep Yolcuyuz

Published by admin under öykümsüler

-Nerede kaldın hacı abi?-Yolda kaldım, yarı yolda evladım.. Baharda mahallenin imamı Diyanet tarafından görevlendirildi. Hannover’e din ataşesi olarak gidecekti. Mahalle cemaatini durumdan haberdar etmekten korkuyordu. Alışmıştı bu mahalleye. Şehrin en az dejenere olmuş mahallelerinden birisiydi burası. Yirmi yıl önceki haline iki müstakil ev daha ekleseniz son halini alıverirdi. Ama bu yirmi yıl mahallenin silüetini değiştirmemiş olsa da mahalleden nice dedeleri, nineleri hatta gençleri alıp götürmüştü. Her yaz kuran kursu açılır çocuklara ders verirdi. O kadar uğraşmasına rağmen kendisine bir müezzin yetiştirememişti. Her farz namazdan önce hırıltılı bir sesin kamet getirdiğine şahit olurdu kulakları. Ama hırıltılı seslerden hiçbirine dur sen kamet getirme diyemezdi. Çünkü Cuma namazı dışında onlardan başka konuğu kalmazdı Allah’ın evinin. Dedelerle iyi geçinmeye çalışırdı. Tahammül edemediği tek nokta kendisinin sesinden önce cemaatten hareket edenlerin olmasıydı. Bunun günah olduğunu kaç kez söylemişti hutbelerinde. Baktı bir şey değişmiyor, kendisinden önce hareket edenleri punduna getirmeye karar verdi. Kıyamda ihlas suresini okuduktan sonra rukuya gitmek yerine felak ve nas surelerini de okuyacaktı. Namazda aklından geçeni yaptı ve Ahmet dede ihlas suresi okunduktan sonra rukuye gitti. Adamcağız bekliyordu rukuda diğerleri gelecek diye ama kimse gelmedi ve öylece kalakaldı. Namazın akabinde tesbih çekmeye bile kalmadan camiyi terk etti. Üst üste iki vakit namaza gelmeyince cemaat aralarında anlaşıp yatsı namazı çıkışında evine ziyarete gitti ama kapıyı açan olmayınca evlerine gittiler. Kapı çalındığında evin kızı kapıyı açmaya yeltendi ama her yeri çatlamış nasırlanmış güçlü bir el tuttu elinden.. Evin ikinci katındaki odasında somyanın üzerinden her vakit camiye giren çıkanı gözetlerdi Ahmet Dede.Cemaatin yatsı namazından sonra hep beraber mahallenin içine yöneldiğini görünce anladı kendisine geldiklerini. Ahşap merdivenin basamaklarını sarsan adımlarıyla alt kata Hızır hızıyla indi.Kapı zili çalınca torununun kapıya koşacağını bilip gözleri onu aradı ve buldu.Ellerini uzatmamış olsa bile bir bakışı torununun hareketini durdurmasına muktedirdi. Nitekim öyle de oldu elini tuttuğu anda torunu yüzünü döndü gözgöze geldiler kız dedesinin gönlünden geçenleri anlamış gibi hiç çıt çıkarmadan bahçe kapısına yöneldi. Dede kapının önünde biraz dikildikten sonra gelenlerin gittiğine kanaat getirdi. “bugünde atlattık” diy e düşündü. Hazır alt kata inmişken abdestini aldı ve ikinci kata az önce Hızır edasıyla inen o değilmiş gibi çok yavaş adımlarla çıktı.Bir gören olsa bu adam kendini minbere çıkıyor sanıyor herhalde derdi. Ahmet Dede saftı. Geçmişte cemaat arasındaki meselelerde hata yaptığı için ahretliğim dediği arkadaşlarının kendisiyle eylenmesine şahit olmuştu. Bu duruma içerlese de belli etmemişti. Ama imamın da onlarla iş birliği yaptığı düşüncesi beyninin her köşesine sedir kurmuş da oturmuştu.Cuma geliyordu mahalle camisine değil de Kapı camisine gidecekti ama giderken hiç kimse ikendisini görmemeliydi.Sabah işçiler işe giderken o da Kapı camiinin yolunu tutuyordu. Akşam işçilerle de geri dönüyordu. Mahallenin yaşlıları işçileri görmek istemezlerdi. Bu yüzden nlaın gelip geçtiği vakitlerde dışarı çıkmazlardı. Kendileri çıkmadığı gibi ailelerinin hanımlarından ve çocuklarından hiçbirini o saatlerde dışarı salmazlardı. Cemaat birkaç vakit namazdan sonra yine Ahmet dedenin evine gitse de her seferinde eli boş döndüler. Ahmet dede evdekileri sıkı sıkıya tembihlemişti. Onun bu sıkıntısı hanımının dikkatini çekse de vardır bir bildiği diyerek kadıncağız adama tebelleş olmak istemezdi. Ahmet dede Cuma günleri işçilerle gide gele çoğuyla tanıştı.Birgün işine yarayacaklarını düşünüyordu. Ve o gün de ümit ettiği gibi hemen geliverdi. Haziran başında İmam Hannover’e gidecekti. Mahalleye yeni imam gelmeden evvel Ahmet dede gelecek imam için müftü efendiye gitti. Mahalleye gönderilecek imamı kadrosuzlar arasından seçecekti müftü. Ahmet dede uzaktan akrabası olan Haşim’i istiyordu. Fakat Haşim’i herkes istiyordu çünkü Haşim hafızlık yarışmalarında dereceye girmiş kalender ama efendi bir insandı. Önceki imam gibi oyunlar yapacak biri değildi. Hem de sözünün Haşim’e geçeceğini biliyordu. Ahmet dede o gün Haşim’i mahallelerine vermesi karşılığında müftü efendiye mahalle camilerini onartacağı sözünü verdi. Bu onun rüyalarına giren bir meseleydi. Rüyalarında camiden uzak kalmanın bedeli olarak caminin yaşlanan yerlerini tamir ettirme emri veriliyordu. ahmet Dede temiz kalbinden midir nedir rüyaların hepsini sahih görürdü. Müftünün yanından çıkınca hemen işçilerin çalıştığı inşaata gitti. Onlara durumu anlattı. İşçiler her ne kadar mahallelinin çekindiği bir taife olsalar da Ramazan da teravihleri hiç aksatmaz cumalara yakın inşaatlardaysalar mahalle camisine gelirlerdi. Onlarda âlicenaplık edip camide bedelsiz çalışırız dediler. Ahmet dede saf adamdı ama bu işlerden de anlardı hani. Hemen bedelsiz çalışın ama abdestsiz çalışmayın çünkü bu allah2ın evidir çalışırken türkü söylemeyesiniz çok konuşmayasınız gibilerinden açık ithamlarda bulundu. Ve ilk pazartesi işe başlanması için söz aldı. Pazar günü yatsı namazını Haşim kıldırdı önce cemaat Haşimi çok genç gördü ama Haşim kıraati çok düzgün bir hafızdı. Eski imam gibi namaz biter bitmez kapıyı kilitlemek için atılmıyordu. Camiden en son o çıkmıştı.Akrabası olmasına rağmen Ahmet Dedesinin camiye namaza gelmemesi kendisini şaşırttı. Cemaatin ileri gelenlerinden birine sordu. O da uzun zamandır gözükmüyor dedi. Haşim de evinin yolunu tuttu. Haşim caminin hemen yanındaki imam evine yeni yerleşmişti. Zaten yeni evlenmişti. İmamlıktan kadrosu olmadığı için geliri düşüktü. Hanımı Leyla kanaatkar bir hanımdı. Zaten babaevinin durumu da haşimin durumu gibiydi. Ama Haşim azimli birine benziyordu leylanın gözünde. Çalışarak çok şey elde edebilirlerdi o da beyine yardımcı olmak için kız çocuklarına mahallenin hanımlarına kuran dersi verebilirdi. Leyla dini bilgilerini ata dedesinden almıştı. Ata dedesi Elmalılı Hamdi Yazır’ın arkadaşıydı. Hep arkadaşlar insanı yoldan çıkaracak değil ya bu arkadaşlık hem dedesinin hem de Elmalı’nın istikametini sağlamlaştırmıştı. Ata Dedesi Elmalılı kadar bilinmezdi belki ama Konya’da saygı gören bir kişilikti. Ata dedesi Pazar hocası diye bilinirdi çünkü semt pazarı kurulacağında onun duası edilmeden kimse siftah yapmazdı yapsa işi bozuk giderdi. Pazar hocası Ahmet Dedenin de kuran kursundan hocasıydı. Ahmet Dedenin Haşimi sevmesinin sebeplerinden birisi de buydu.  Pazar günü Ahmet Dedeyi bir türlü uyku tutmadı. Çocuk gibiydi. Yedisinde neyse yetmişinde de o derler ya hani Ahmet dede de aynen öyle bir heyecan vardı.Sabah namazını kıldıktan sonra cemaatin evlerine dönüşünü izledi. Ustaların camiyi onarmak için gelecekleri vakit yakındı. Evin izbesine işlik diye karısının diktiği kot elbiseyi giymeye indi.Tam elbiselerini çıkarmıştı ki kapı tak tak vuruldu. Bir ihtiyar vuruşu değildi bu güçlüydü tezdi. Ustalardan biridir diye düşünerek üzerine işliği geçirdi hemen kapıyı açmaya koştu. Kapıyı açtığında karşısında haşimi görmek ona şaşırtsa da şaşkınlığını bakışlarını elbisesine çevirerek geçiştirdi. Haşim dede namaza gelmiyorsun hasta mısın diye merak ettim diye sorunca hiddetlenen Ahmet dede demir gibiyim elhamdülillah dedi ve camiyi onarmak için inşaata başlanacağını haşime bildirdi. Bu kez Haşim hiddetlendi madem cami onarılacaktı niçin beni bu camiye aldırdın deyiverince namazını imam evinin izbesinde kıldırırsın eski imam camide temizlik varken öyle yapardı diye çıkıştı. Haşim dedeyi üstelemedi ve kendi kendine konuşarak evine gitti. Ustalar söz verdikleri saatte gelmediler. Ahmet Dede vakit geçsin diye bahçedeki sürülen toprağın taşını ayıklamaya başladı. Öğle ezanı okununca anladı saatlerdir kulağı kapıda çalıştığını.İşi bıraktı bari namazı kılayım diye içeri girmişti ki kapı yine güçlü güçlü vurulmuştgu fakat bu sefer kapı önünden sesler geliyordu. Tanımıştı Yaşar Ustanın sesini.Hemen kapıyı açtı nerde kaldınız diye soracak oldu. Onlar erken davranıp araba bulamadık deyiverdiler.Ahmet Dede lafı uzatmak istemedi. Hadi cemaat dağılınca başlayın dedi. Yaşar usta caminin eşyaların kim boşaltacak dedi.beraber boşaltırız imam evinin altına götürelim diyerek işe Ahmet Dede o yaşlı haliyle sarıldı.  Ustalar kendileriyle birlikte yaşlı bir adamın çalışmasını istemezlerdi hiçbir zaman hele Ahmet dede gibi bir adamı asla istemezlerdi. Çünkü böyle dedeler hizmet için çalışırken durmak dinlenmek nedir bilmezlerdi saatlerce ara vermeden çalışabilirlerdi. Ahmet Dede akşam saatlerine kadar çalışınca onlarda ara vermeyi kendilerine yediremediler. Hele iş cami inşaatı olunca tuvalete gideyim gibi bir kaçamak da yapamıyorlardı. Her gidişte abdest almak gerekecekti. Sigara dersen Ahmet dede kokusundan pimpiriklenirdi.Hemen azarlamaya başlardı. Saflık temizlik sadece manen değildi Ahmet Dede de adam temiz giyinir temiz kokardı kızarsa temiz döverdi.Temizlik imandan gelirdi. Cemaat camideki inşaatı görünce şaşırdı Ahmet Dedeyi işin başında görünce hepten afalladı. Mahalleli de işin ucundan tutmak istiyordu ama Ahmet Dede buna izin vermiyordu. İşin profesyonelce yapılması gerektiğini anlatıyor kendisinin de asıl işlere karışmadığını ayak işlerine baktığını çabuk cümlelerle herkesin beynine kazıyordu.hakikaten de allah’ın evinde bir kusur olur da sorumlusu ben olurum diye kaba işlere karışmıyordu. Ama caminin her taşına çocuklarıymış gibi sahip çıkıyor hepsini değerlendirmeye çalışıyordu. Caminin hurda kiremitlerini mahalleliye birer birer sattı herkesin çatısında birer tane bulunsun diye. Bunun için ne fetva aldı ne de emir. Rüyasında böyle görmüştü. Her kiremit ev sahibini kulağından tutup bu ev senin değildir diye camiye götürüyordu. Ya böyle gidersin ya da omuzlar üzerinde tabutta gidersin diyordu.  Ahmet Dede ustaların öğlen yemeğini cebinden karşılıyordu. Mahalleli de sevaba girsin diye her gün bir eve soğuk ayran yaptırıyordu. Akşama kadar höpürdete höpürdete içiyorlardı.Haşim imamevinin bodrumunda namaz kıldırmaya devam etti Ahmet Dede ustalara cemaatle namaz kılmayı da şart koştu. İyi kötü kılıyorlardı. İnşaat işçilerinin siması uzun zamandır değişmeyen bu mahallede ilk kez çalışmaları onların mahalle eşrafıyla aralarında olan soğukluğu da alıp götürdü.  Tadilat tamamlandıkça cami güzelleşiyor mahalleli caminin önünden geçerken Ahmet dedeye çalışanlara dua ediyor. Bir de selam verip hal hatır soruyordu. Ahmet Dede her seferinde demir gibiyim diyordu. Onlar da bu azme şapka çıkarıyor her fırsatta iki kişi bir araya gelince Ahmet dededen bahsediyordu.  İnşaat yaz sonuna kadar tamamlandı her şeyiyle pırıl pırıldı. Haşim tüm camilerin ezanı merkezi okunmasına rağmen bu caminin açılışı için minareye çıktı çıplak ve yanık sesiyle ezanı okudu.Ustalar da ikindi namazında cemaatteydi. Haşimin sesi duyulduktan sonra Ahmet dede Haşimin sesini hissedince hareket ediyordu. Diğerlerine göre belki bir an geri kalıyordu ama tam kılıyordu namazı. Namaz bitti kapıya çıkıldı Ahmet Dede işte geldik gidiyoruzun hüznüyle merdiveni inerken Allah kabul etsin dualarını kabul ediyorken cemaatten biri nasılsın diye sordu. Demir gibiyim derken Ahmet Dede ruhunu teslim etti. Ahmet Dede Allah’ın evini dökülmekten kurtarmıştı Allah da onu dünyada dökülmeden kolayca cennetine alıvermişti.

2007 yılı Haziran ayında yazılmıştır, 2008 yılı Mart ayında Ölçü Kültür edebiyat dergisinde ilk kez yayınlanmıştır

No responses yet

Mar 01 2008

BANA ÖYLE BAKMA ÇOCUK

Published by admin under öykümsüler

Bana öyle bakma çocuk!!! Şeker veresim geliyor…

Sadece vesikalık fotoğraf çektirirken ciddi olmalısın diyorum…

Daha küçüksün hayatı galeye alman gerekmez senin…Ciddi ciddi baktığında benim denizim kabarıyor tüm çocukluk özlemlerim eriyor…Gül biraz,sırıt biraz ne biçim çocuksun sen…

Büyükleri anlamaya çalışman gerekmez…Çocukluğum büyük laflar etmekle geçti de neye yaradı? Hiç bir şeye yaramadı…Sen çocukluğunu yaşa al şu şekeri ye gitsin bırak dişlerin çürüsün çürüyecek tabi onlar düşecek yerine yenisi gelecek …Bak diğer çocuklara şimdi çaya gidiyorlar kirli sularda yüzmeye çalışacaklar belki biraz deterjan yutacaklar olsun çayda yüzmekten kim ölmüş..!git çocukluğunu yaşa, sakın büyüklerin “senin yaşındayken ben” diye başlıyan cümlelerine aldırış etme.

Bir faydası olmuyor öyle sözlerin.Onlar kendilerini övmek için anlatıyormuş bunları.

No responses yet

Mar 01 2008

YARALI GÖÇEBE

Published by admin under öykümsüler

Bu sonbaharda tüm göçenler gibi ay da göçtü daha soğuk bir yerler arıyordu kendisine herkesin aksine…Sıkılmıştı yalan sevdalara şahit gösterilmekten kendi sevda yanığı varken….Simsiyah bulutlu bir gece terketmeliydi gökyüzünü…Artık yıldızların vaktiydi onlara gün doğmuştu…Ay raksını tamamlayacaktı bu sonbahar kameri takvime göre…Yorulmuştu kendisini insanların yüzlerine benzetilmekten…Hep susuz, suçsuz bırakılmıştı temizliğin yegane örneği olmuştu…Göçtü kervan kaldık dağlar başında diyebilmek varken  ayyüzlüm,ayşahit,aygibiyar demek vacib olmuştu şu insancıkların dillerine…Mademki kervanın göçtüğünü hissetmiyordu insancıklar ay göçmeliydi o zaman…

 

No responses yet

Mar 01 2008

Gece ve karanlık

Published by admin under öykümsüler

Romantiklerin kopya kağıdı , ayrılıkların gözyaşı havuzu ,saatlerin geçmekten zevk aldığı vakit, sevgilinin genelde gelmediği gelse de gitmek istediği vakit,kuşların seslerini beğenmediği an, bülbülün yüreğine konan ateş,yarasaların gözünden gönlüne uçan güneş,bulutların sağnağı,aşıkların sığınağı..?

Gece ve Yağmur…

Feleğin çarkına sokulmuş çomak,nazların uğradığı son durak,acılardan saçlara sıçrayan ak,karanlığın kurduğu tuzak,kurtların uluduğu kaya dibi, destanlar türeten yiğitlerin narasının nöbeti, fetihlerin düşen kaleler üzerindeki heybeti…?

Gece ve Yağmur…

Etme gel ay karanlık yağ bugün geceme…

 

No responses yet

Mar 01 2008

NÖTRALİZE EDEN PARATONER

Published by admin under öykümsüler

İbrahim saatin gece yarısını vurduğu anda rüyasından uyanıverdi. Siyah entarili nur yüzlü bir adam kendisine gel diyordu.İşlerinde iflas etmişti,eşinden ayrılmıştı,çocukları ona olan güvenlerini yitirmişlerdi. Şimdi tek başına sokak ortasında bir çöplükte yatıyordu. Saat kulesinin sesi uyandırmıştı onu.Her gün iş arıyor bulunca çalışıyor ama bir türlü para biriktiremiyordu.Bir şekilde para biriktirmeliydi. Sabaha kadar düşünceler içinde uyuyamadı .Sabahta erkenden yola koyuldu.Bir pazarda kamyondan karpuz indiriyordu.kahvaltı parası çıkacaktı bu işten.Bir an karpuz atan adama baktı.Rüyasındaki adamdı.Üzerine gelen karpuzu düşürdü.Bütün dertleri topraklanmış olumsuz birşey kalmamıştı üzerinde açlığı da gitmişti…

 

No responses yet

Mar 01 2008

ÇANAKKALE FİLMİ

Published by admin under öykümsüler

Televizyonda çanakkale filmi izlenmektedir.Aile babanın etrafında sıralanmışfilmi izlemektedir.İçlerinden en çok etkilenen evin en küçüğü olan mehmettir.Ona çanakkalede şehit olan dedesinin ismini vermiştir babası.

Filmde savaş sahnelerinin olduğu dakikalarda aile pür dikkat kesilmektedir.Böyle sahnelerden birinde mehmetin babası “işte bu babam” dedi ve bir anda hepsi o adama baktı.bir kaç saniye sonra o adamın olduğu yere bir gemiden top mermisi düştü.Göz gözü görmeyen bir karaltı çöktü karanlık aralanınca mehmet babasının babam dediği şahsın cesedini gördü.Kalktı filmin devamını izlemeden yatağına gitti .Gözlerini yastığa gömdü.Film bitince babası oğlunun yanına geldi uyandırmaya çalıştı onu bir daha uyandıramadı…

No responses yet

Mar 01 2008

Hamam(teş meclisi)

Published by admin under öykümsüler

Nefesim yetmedi suyun ateşine buharın ve harın yükselişiyle kubbedeki açıklıktan benim canımda çıkar gibi oldu.Sadece taşlar biliyordu serin kalmasını .Taşlarla konuştum .Anlattılar, “burada sadece kirleri arındılanlara şahidiz,ancak diğer alemde kirleri arındırılsın diye günahların bizzat yakan biziz, dünyada serinleten cehennemde yakan biziz”

No responses yet

Next »