Archive for the 'sanat' Category

Haz 10 2008

Şiirin Kandilleri, Arif Ay,Hollanda-İtalya Maçı

Published by admin under Fakir ve Ruznamesi, kitap, sanat, tv

 

Hollanda-İtalya maçını izlerken Arif Ay’ın Şiirin Kandilleri kitabını okuyorum. Goller geldikçe kitaba olan ilgim de artıyor enteresan bir şekilde. Maç bitene kadar kitap da bitti. Hollanda çok güzel oynuyor eziyor İtalyanları aman Allahım ne güzel goller onlar ne güzel şiirler onlar. Maçın yorumcusu Ömer Üründür de diyor “Hollanda şiir gibi oynuyor.”:)

Ay doğar bir ceylanın gözlerinden

Sanki yüzün

Bir gurbet gece gündüz/

Sevinç mi telaş mı

Tahytaya kalkmış çocuk gibiyim karşında./

No responses yet

Haz 05 2008

ANAKARADA METRO EDEBİYATI

Published by admin under Fakir ve Ruznamesi, sanat

   EGO kartlarına yazdığım şiirlerin haddi hesabı yok. Hayranlarım giderek artıyor. Belediyenin GUT askerleri ve beleş bilet bulduğunu sanan birkaç ambavallı facebook’ta adıma fan grubu bile kurmuşlar. Gün görmemiş şiirlerimi yayımlayarak para kazananlar da-var! Onlara da hakkımı helal ediyorum. Ve bekleyenlerin hepsini pür dikkat ve neşe ile geçerek Ankaray’a ilk ben atıyorum adımımı. Tek kişilik koltuklardan birine oturacakmış gibi yaparak herkesin ödünü patlatıyorum fakat ortaya kadar gelip ayakta duruyorum. Peşimden peş peşe binen insanlar 40’a 40lık yere oturmak için insanlıktan çıkıyorlar. Lakin daha Kurtuluş durağında başlayan bu kalabalık Kolej’de had safhaya ulaşıyor.O kısacık yolculukta browniyi ağzına tıkan kızın resmine bakan ve cebinde browni alacak kadar parası olmayan çocuklarla omuz omuza ayakta dikiliyoruz. Kızılay durağına saniyeler var. Ve o saniyelerin bittiği anda inenlerle binenler arasındaki meydan muharebesi görülmeye değer. İlkokuldaki hiçbir çocuğun problem olarak sorulduğu takdirde çözemeyeceği kadar kişi inip biniyor. İnmeyenler arasında bir ben varım bir de saçları ağarmış giydiği askılı elbiseyle çağdaşlık gösterisi yapmaya çalışan kadın var.Bizim vagona ilk binen kişi bir başörtülü kız. Saçları ağarmış kadın başörtülü kızı görünce uzaylı görmüş gibi davranıyor kız da sanki inadına yapıyormuşçasına kadının yanına oturuyor. Kadın cama yapışıyor kızdan irtica bulaşır diye. Başörtülü kızın peşinden muhtemelen sınıf arkadaşı olan bir kız daha geliyor ve karşısına oturuyor. Bu kız diğerinin aksine oldukça az giyinmiş. Ama arkadaşlar işte. Yaşlı kadın ters gitmek pahasına da olsa diğerinin yanına geçiyor. Başörtülü kız ise kadının kalktığı yere kayıyor. Ve yanına orta yaşlı bir adam oturuyor. Adamın ebatları nedeniyle vücudu başörtülü kıza hafifçe değiyor. Oldukça az giyinmiş arkadaşı adamın dikkatini çekmeyecek şekilde başörtülü kızı uyarıyor. Adam sana dokunuyor demeye getiriyor. Günahını almayalım şimdi adamın, adam kasıtlı dokunmuyor ancak ebatları dokunmama ihtimalini sıfırlıyor. Başörtülü kız çarpılmış gibi titriyor ve hemen ayağa kalkıyor. Diğer kız şaşkın ama arkadaşına hak veriyor. Yaşlı kadın ise adama içinden “iyi ki geldiniz” diyor. Bunlar olup biterken ben de yanımdaki siyahî çocuğun nefesinden buğulanan cama bu olayı resmediyorum. Çocuk yaptığımı görüp gülüyor. O kadar tatlı gülüyor ki ben de bu acıklı olayın üzerine çocuğa tebessüm etmekten alamıyorum kendimi. Kızılay’dan sonraki duraklarda metronun nüfusu gittikçe azalıyor. Camdaki buğu kayboluyor. Yaşlılara gazilere çocuklu kadınlara bırakılan koltuklara oturuyorum. Evet, ben de gaziyim. Ben de Niyazi’yim. Bunca hızlı ve kısa süreli bir yolculukta edebiyat yapmaya kalkınca yaralanıyor cümleler. Cebime mürekkebi akan kalemin mürekkebi biraz olsun kalsaydı yazardım pantolonda bıraktığı izin bir köşesine “Ankara senin neren güzel?” diye. Ben yazmadan makinist banttan yayımlanan durak isimlerinden sonuncusuna dokunuyor.

Kulağımın en çok sevdiği sanatçıdan daha çok duyduğu o ses ünlüyor “Aşti”yi. Bitiyor yolculuk, bitiyor edebiyat, bitiyor yazı ey yolcu hiçbir metro götürmez adamı memlekete. O zaman terk etmeli Aşti’de hem metroyu hem de Ankara’yı…

İlk Kez Ölçü Dergisi’nde yayımlanmıştır.

5 responses so far

Haz 02 2008

İŞARET ÇOCUKLARI

Published by admin under kitap, sanat

 

/Sendeki santa lüçiyan gözleri

Bendeki harzemşah/

/Akvaryumda balık resmi

Çekilmiş nehir/

/Burası bir adam

Bir aşk çapında/

/Son sigaramdın

Gidişin antinikotin/

Cahit Zarifoğlu anlaşılmazlıkla eleştirildi yıllarca, lakin ben doğu sanatlarının hepsinde gizemin olduğunu düşünüyorum ve Cahit Zarifoğlu’nun şiirinin tam doğru olduğunu düşünüyorum.

One response so far

May 10 2008

Ne Çalalım Ağbi?

Published by admin under genç, müzik, sanat

 

Öyle şarklı gibi yerde oturup türkü çalıp söylemek yasak!!!
(Sinan Çetin’in “Mutlu Ol” kısa filminden)

Metro alt geçidinde yürürken tren seslerini bastıran bir ses, kulağımdan tutup beni kendine çekiyor. Uzaktan olduğu kadar yanında da hoşuma gidiyor kavalın sesi. Kavalı çalan fötür şapkalı amca: “Memleketi çalıyorlar biz de kendi çapımızda kaval çalıyoruz bunu da çalamayacaksak ne çalalım?” diyor. Önce amcanın yüzüne bakıyorum ve amcayı söylediği sözlere pişman edecek kadar tahrik gücü yüksek cümlelerimi kendime saklayarak gülümsüyorum. Sonra tebessümümün amcanın surlarında açtığı gediğe güvenerek “İçi boş bir şapkayı binaenaleyh kırk yıl taşımaktansa” Hoca Nasreddin hesabı “Göle maya çalmayı” denemesini söylüyorum. Amca bir anda gözlerini yüzüme dikecek oluyor ama ben sahneye şapkasız çıkmış Mazhar Alanson edasıyla terk ediyorum metro alt geçidini. Kuş cıvıltıları arasında ıslık çalmadan ama çaldığımı varsayarak yola koyulmuş gidiyorum.

Yolda tanıdık bir sima karşıma çıkıyor. İran’lı arkadaşım, sırtında keman çantasıyla yaklaşıyor. Birlikte görüşüp halleştikten sonra kemandan sıkıldığını yeni bir şeyler çalmak istediğini söylüyor. Ne çalması gerektiğini de bana soruyor. Herkese aynı cevabı vermek olmaz. Kendisine önce Farid Farjad’dan Shahram Nazeri’den Hayedeh’ten Golpa’dan bahsediyorum. Ki bu saydıklarımın bizzat hayranıdır kendisi. Dostumun birçok vasfı var. Mesela hem dağcı hem kemancı olduğu için kendisine dağdaki kemancı diyoruz. Zaten everestin tepesinde keman çalma hayali var ama tellerin donmasından korkuyor. Onu kemandan böylesine caydıran şey tar hakkında okumuş olduğu bir yazı. Yazıda “Tarı genelde müzisyenler bel bölgesinde çalarlar fakat İranlı müzisyenler kalp bölgesinden çalar. Bunun sebebi de gönülden çalmalarıdır.” Şeklinde geçiyor mevzu. O bu yazıdan bahsedince ben de takılmadan edemiyorum. “Tar” çalmaya başlarsan yeni lakabın hazır, artık sana “Tarzan” diyeceğiz diyorum. Gülümsüyor.

Yol boyunca iki arkadaş daha bize katılıyor. Boy boy dizilmiş gibi bir halimiz var. Bizi böyle yürürken gören adamın iyi niyetlisi bize “Daltonlar” diyebilir. Ya kötü niyetliyse! “Bremen mızıkacıları” demesi işten bile değil. Muhabbet müzik olunca herkesin konuşacak bir şeyleri vardır. Bizim arkadaşlar da bu konuda maharetli insanlar. Her birinin tıngırdattığı bir şeyler var. Hem yürüyüp hem konuşuyoruz çevremizdeki insanların dikkatini her ne kadar istemesek de çekiyoruz.

Arkadaşlardan birisi gitar çalmaya başlamış, önce belediyenin açtığı gitar kursuna gitmiş. Kursta tek erkek olduğu için sıkılmış ve bırakmış kursu. Şimdi youtube da Öner Yavuz’un videolarından gitar çalmaya çalışıyormuş. Çok verimli olmasa da bir şeyler çalabiliyorum diyor. Diğer arkadaş Azeri “Ben de yan flüt çalıyorum” diyor. Yan yan bakıp gülümsüyoruz.

Müzikten bahsederken şikâyetler de bitmiyor. Ama herkes aynı şeylerden şikayetçi. “Bir zamanlar sadece biz dinliyorduk Erkan Oğur’u şimdi herkes dinliyor”,“Kıraç’ın yalan şarkısının girişini tıngırdatabilen herkes gitarcı sanıyor kendisini.”,“ Mevlana yılında kimse mesnevi okumuyor herkes ney çalmaya çalışıyor” dilimizden düşürmediğimiz cümleler. Aramızdan biri “Orijinal bir şeyler çalmalıyız mesela ne çalabiliriz?”diyor. Öneriler uçuşuyor. Göksel Baktagir gibi kanun çalalım, Cemil Bey gibi tambur çalalım, Derya Türkan gibi kemençe çalalım hiçbir şey yapamazsak gidelim Hüsnü Şenlendirici gibi klarnet çalalım. Baktık olmuyor Fazıl Say gibi çeker gideriz! Gaza gelmiş konuşurken: “Fazıl Say gitti mi ki?” diyor biri. Gülümsüyoruz.

Abi yapılabilecek en orijinal şeyi yaptılar, arabeskle flamenkoyu birleştirip bütün evlerin önüne boyalı direk diktiler. “Daha orijinal ne yapabiliriz?” diyorum. İranlı arkadaşım atılıyor. “Vargan çalalım” diyor. Vargan nedense bana Japonca bir kelime gibi geliyor böyle bir anda duyunca. Ama hatırlıyorum Bulat Gafarov isminde bir müzisyen modern etnik müzik adı altında vargan, dümbek, violin eşliğinde müzik yapıyor. Yani “Vargan çalmak da orijinal değil maalesef” diyorum. Buzukiyi Orhan çalıyor, Santuru biz çalmasak da bütün İran çalıyor çalacak bir şey kalmadı diyoruz birbirimize bakarak. Ne çalalım ağbi sorusu kafamızı kurcalıyor. Sanki her zaman bir şeyler çalıyormuşuz gibi. Gel yarenim “Yaren” çalalım diyorum. “Ne yaren mi?” diyor içlerinden biri. Evet yaren. Yaren’i Özay Gönlüm çalardı o da 8 yıl önce öldü çalan başkasını bilmiyorum. Önümüze gelen tüm müzik aletleri satan dükkânlara yaren soruyoruz. Dükkân satıcıları önce “Ney” diyor. İçimizden “Ney değil zurna” demek geçse de söylemiyoruz. Hiçbir dükkânda bulamıyoruz yareni. Kaç tane orijinal adam var bizimkiler gibi. Bazen geyik de yapıyoruz. Aynı dükkâna ikişer dakika arayla girip yaren soruyoruz. Adamlar “Şaka mı bu?” diyorlar. Biz de gülümsüyor ve yola devam ediyoruz.

Dört kafadardan Azeri olanı elimdeki kitabı istiyor, veriyorum, bakıyor kitaba. Kitabın adı dikkatini çekiyor. “Ben Sen Oğ” böyle bir şarkı yapalım, youtube’ a atalım, öztürkçe olsun sadece Türk müzik aletleri çalarız. Yaren de çalarız ne dersiniz? Diyor. Tabiî ki Söz: Hüseyin Rahmi Göktaş Müzik: Modern Etno Dörtlüsü Yapımcı Firma: Kızılay Kaldırımları olur diyorum yine gülümsüyoruz.

Muhabbete dalmış bir hal içinde Orhan Kandemir’in 1971 dükkânının önüne gelmişiz. 1971 bana enteresan bir dükkân olarak gelmiştir hep. İçine koca bir dünyayı sığdırmış Orhan Abi. Kitaplar, dergiler, çalan enteresan müzikler, garip portreler, oyuncaklar, küçük biblolar… 1971 yi görünce aylar önce Kül Öykü gazetesinde yayımlanan Orhan Kandemir’in Kızılay’da siyahî müzisyen Miles Davis ile çektirdiği fotoğraf aklıma geldi. Miles Davis trompet çalardı. Günter Grass’ın da Teneke Trampet diye bir kitabı vardı. Garip anılar içerisinde ekran buğulanıyor belli belirsiz gülümsüyorum.

Aklımın içinde müthiş bir orkestra var.(Elif Şafak’ın Siyah Süt romanındaki küçük kadınlar gibi) Orkestranın neresinde durmalıyım? Zihnimin kemiricileri farklı tellerden çalma inadını sürdürüyor. Beynim uzaktayken arkadaşlar bağlama saz konusunu açmışlar bile. Ahmet Koç’tan Arif Sağ’dan bahsediliyor. İlk olarak Eurovision yarışmasında tanıdığımız ve birçok Yabancı - Türkçe şarkıyı bağlamayla çalarak yeni bir tarz oluşturan Ahmet Koç, son olarak Sinan Çetin’in çektiği “Mutlu Ol Bu Bir Emirdir” kısa filminde oynayarak müziğini diğer sanat alanlarıyla da harmanlamaya başladı. Hani İskender Pala için divan şiirini sevdiren adam deniliyor ya Ahmet Koç da bağlamayı sevdiren adam olarak akıllara kazınmalıdır bence. Bunları söylediğimde bizim arkadaşlar da katılıyorlar söylediklerime. Yıllar önce Selda Bağcan’ın Almanya’da binlerce bağlama eşliğinde verdiği konser Guinnes rekorlar kitabına geçmişti. Bizimkiler de böyle marjinallikler peşindeler. Orijinal bir şeyler bulur muyuz bilemiyorum. Bu düşünceler içinde gruptan ayrılıyorum yolum müzikten hiç bahsedilmeyeceğini düşündüğüm bir yere sürüklüyor beni.

Server vakfından içeri giriyorum. Alaaddin Özdenören’in şiiri üzerine Şair Arif Ay bir konferans verecek. Konferans vaktine daha var. Koltuklardan birine geçip oturuyorum elimde not defteri piyanoyu andıran “Popüler kültür merkezi” motifleri çiziyorum. Birkaç koltuk arkamda bir yaşlı amca ve bir genç konuşuyorlar.

—Bağlama çalmaya devam mı?
— Arada
—Bu iş süreklilik ister, aşk ister. Neşet Ertaş’a sormuşlar, Orhan Hakalmaz senin çaldığın türkülerden çalıyor beğeniyor musun diye. Neşet Ertaş sanki soruyu bekliyormuşçasına “Orhan Hakalmaz bağlamadan ses çıkartıyor sadece. Ben o türküleri yüreğimin sesiyle çalıyorum” diye cevap veriyor Neşet’in dediği gibi notaya bakarak çalınmaz notayla ancak ses çıkartılır. Eğer çalmak istiyorsan yürekten, aşkla çal. Havai sebeplerle çalmaya kalkarsan o seni çalmaya başlar!!!

İşte “Ne çalalım ağbi?” sorusu amcanın sözlerinde böyle cevap buluyor. Beynimin kemiricileri beyaz bayraklar sallayarak kayboluyorlar. Siyah Süt etkisini kaybediyor, Suskunlar geliyor kapak resmiyle. Radyo’yu açıyorum Marmara fm’de bir reklâmda “Gitar çal, ney çal, ne çalarsan çal sen çalarken yanında kalabilenler gerçek dostlarındır” sözleri geçiyor gülümsüyorum…

Not: Bir kısmı ilk kez Genç dergide yayımlanmıştır.

One response so far

Şub 07 2008

SOYUTLUK MU KADERE BIRAKILMIŞ GELECEK Mİ?

Published by admin under sanat

Bu yaz aylarında Cennetin Çocukları isimli bir İran filmini izlemiştim filmin ilginç yönü film sanki bitmiyordu hep bir şeyler eksik kalmıştı. 2 ay önce de Baran isimli yine bir İran filmini izledim bu filmin tek farkı Oscar akademi ödülüne aday gösterilen ilk ve tek İran filmi oluşuydu yani bu filmin de sonu yoktu kopuktu. Bu filmlerin ikincisi de çekilmediğine göre böylesine muazzam bir başarıya rağmen sonlarının neden olmadığını anlamıyordum. Daha sonra Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak isimli Türk filminin de tam bir sonu olmadığını gördüm. Merakım iyice artmıştı.  Sanat Tarihi derslerinde minyatürü ele almıştık minyatürler görüntüde 2 boyutlu olmasına rağmen aslında 4 boyutluydu. Çünkü zaman kavramı işin içine girmişti. Ama ortada 3.boyut yani derinlik yoktu. Hâlbuki Osmanlı sanatçıları normal resimler de 3.boyutu çok güzel verebildikleri halde neden minyatürlerde bunu kullanmamışlardı? Sanat Tarihi hocamıza bunu sorduğumda aldığım cevap benim minyatür konusundaki şüphelerimi kaldırdığı gibi filmlerin de sonunu dolduruyordu sanki. Hocamız minyatürde ve doğu sanatlarının genelinde 1boyutun mutlaka tanrıya ayrıldığını söylemişti. Buna birde Picasso’nun ve diğer kübist sanatçıların minyatürdeki 4.boyuttan etkilenerek kübizmi geliştirdiklerini ekledi. Ben cevabımı bulmuştum artık. İzlediğim filmlerin ortak yanı onların sonlarının kader inancına göre Allah(c.c) ya bırakılmış olmasıydı ama şundan emin değilim filmlerin yönetmenlerinin bunu bilinçli ya da bilinçsiz yaptığından. Fakat ben bilinçli olarak bu yazının devamını kadere bırakıyorum…

No responses yet